Son yıllarda Türkçenin en sık telaffuz edilen kelimesi herhalde sorundur. Artık, hayatımız baştan aşağı bir sorun haline geldi. Neredeyse ağzını açan herkes bir sorundan, sorunundan söz ediyor. Bunca sorun arasında, bu kadar sorunu çözecek, bu kadar soruya, soruna cevap verecek bir merci bulmak elbette mümkün değil. Herkesin sorunlu olduğu bir yerde, sorunlara sorunsuzca çözüm bulacak bir merci bulmak ne kadar mümkün?
Krizler, buhranlar, badireler atlatılıyor ama sorunlar bir türlü atlatılamıyor. Her sorun arkasında ve beraberinde bir başka sorunu getiriyor, şayet beraberinde getiremezse doğuruyor.
Devlet müesseseleri ve bizatihî devlet pek çok sorunla mücadele ediyor.
Bu mücadele yetmiyor, yeterli olmuyor, her çıkan sorunu çözmek için hemen bir merci tayin ediliyor veya oluşturuluyor. Neredeyse, Sorunlara Çözüm Bakanlığı talep edecek bir hale geldik. Her soruna karşı farklı yöntemler, bakışlar, teknikler geliştiriliyor.
Ülkede Alevilerin, Kürtlerin, Sünnilerin, gayr-ı Müslimlerin, Romenlerin velhasıl herkesin yıllardır birikmiş, tarihten gelen çeşitli sorunları var. Bütün bu ortak sorunlara bir de aydınların, gazetecilerin, yazarların, şairlerin gerek şahsî gerekse de temsil ettikleri anlayışla ilgili sorunları ekleniyor.
Sorunlarla birlikte tekrar edilen kelime ise hak. Hak artık, aranan bir şey. Herkes ya hak arıyor, ya kazanılmış haklarını kaybetmemeye çalışıyor ya da hakkını yedirmemek için mücadele ediyor. Ancak hak arama mücadelesi ne yazık ki hiç Hakk'ı arama mücahedesine dönüşmüyor. Herkes hak peşinde, ama Hakk'ın peşine düşmek ağır geliyor.
Hak aramanın bir adım ötesi olan hakikati ve Hakk'ı aramak konusunda herkes son derece gevşek. Üstelik aranan ve talep edilen bütün hakların makamı devlet, hükümet. Ancak devletin cevabından da kimse memnun kalmıyor. Devletin veya bağımsız yargının verdiği cevap yetersiz kalınca son çare olarak Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine müracaat ediliyor.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi aynı zamanda Avrupa'nın yüzüdür, aynasıdır, aynısıdır. Bir anlamda, onların adalet anlayışı Avrupa'nın adalet anlayışıdır. Avrupa'nın adalet anlayışına son örnek daha birkaç gün önce yaşandı. Avrupa Parlamentosu Türkiye hakkında bir rapor yayınladı. Avrupa konusunda en hevesli Başbakan olarak yola çıkan Erdoğan'ın bu rapora tepkisi aynen şöyle: "Bu Avrupa Parlamentosunun gözü kör müdür Allah aşkına? Eğer bu adaleti görmezden gelirlerse bu adalet bir gün onlara da lazım olacaktır." Demek ki onlarda adalet olsaydı, bunu az da olsa ortaya koyabilirlerdi. Aslında sorun daha en başından buradan başlıyor. Başbakan bütün enerjisini gözü kör bu adaletin(!) içinde yer almak için harcıyor.
Devletin, hükümetin böyle pek çok sorunu varken, millet de devletle olan sorunlarla mücadele ediyor. Üstelik bütün bu sorunların merkezinde ve hedefinde nihayet devlet var.
Hükümetin kimi açılımlarına karşı, daha baştan çeşitli çevreler devletin veya hükümetin kendilerini muhatap alarak dertlerini dinlemesini dahi büyük bir adım olarak görüyordu. Velhasıl devlet de millet de bu sorunlarla boğuşup duruyor.
Bırakın milleti ülkeyi yöneten Başbakan'ın dahi öyle sorunları var ki, bir gün bütün bunları hatıralarında okuma imkânı bulacağız. Başbakan başta yargı sistemiyle çeşitli sorunlar içinde. Hükümetinin çıkardığı kanunlar üst yargıdan red cevabı alıyor. Eğitim sistemi baştan aşağı sorunlar içinde. Üniversiteye giriş sisteminden kılıf kıyafete kadar pek çok sorun çözülemez bir halde kanunlar içinde yer etmiş durumda.
Hükümetler, siyasî partiler, iktidarlar ve hatta devlet niçin var? Milletine hizmet etmek, milletine hizmet götürmek için.
Ancak bu ülkede yapılan hizmetleri engellemek için öyle uzun boylu düşünmeye ve uğraşmaya gerek yok.
Üzerinize vazife olmayan bir konuyu, bir kanunu verin mahkemeye, arkası kendiliğinden gelir. Sonra millet ne ıstıraplar içinde kıvranırsa kıvransın.
Bağımsız yargının verdiği hükümleri hiçbir kurum bozamıyor.
İstanbul Barosunun millete karşı açtığı dava maalesef milletin aleyhinde sonuçlandı. Böylece yıllardır millete çektirilen sıkıntılar, meslek liselilere edilen haksızlıklar çözülmemek üzere sorun yumağına sarıldı. Yumağı her ele alışında ilgili kurum, önünde daha büyük bir yumak buluyor.
Ülkede siyasetçilerin sorunları ayrı bir dert. Onlar artık sorunlar bahsinde yeni bir sayfa açmanın heyecanı içindeler.
Konuşmak ve tartışmak faslını bitirip kavga etmek, yumruklaşmak ve tehdit etmek faslına geçtiler. Meclis'i bu olan ülkenin, halkı ne olur ya da bu halka bu Meclis, demek fazla mı karamsarlık olur? Velhasıl sorunlar yumağının bir türlü ucu bulunamadığı gibi her geçen gün yumağın biraz da büyüyerek karşımıza çıkması cesaretlerin kırılmasına sebep oluyor.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



