24 Ocak 1980'den sonraki ekonomi politikaları, Türkiye'nin yeni yeni tecrübe etmeye zorlandığı dışa açılmasını ve küresel sisteme (gerek ekonomik, gerek siyasal) giderek eklemlenmesini kolaylaştırmayı amaçladı. Adım adım iğdiş edilen Türk sanayii, millilikten uzaklaşan sermaye yapısı ve küresel sistemin öngördüğü şekilde küresel işbölümünde pek de önemli olmayan bir yeri olan bir ekonomi vücuda getirildi. İnsan gücü, geçmiş dönemlere göre daha yetişmiş, eğitilmiş bir hal aldı belki, ancak dışa bağımlılık ve bir türlü gerçek manada sanayileşememek (dolayısıyla bilginin ve teknolojinin de üreticisi olamamak) yüzünden verimli kullanılması mümkün olmadı.
Özal döneminde hayata geçirilmeye başlanan serbest piyasa felsefesine dayalı ekonomik model, kıt kaynaklarını ve sınırlı sayıdaki tesislerini bir plan dahilinde kullanan Türkiye'yi, dış ticaretin büyümenin ana ekseninde yer aldığı (genelde de dış ticaret açıkları ve sonucunda da borçlanma) bir modele zorladı. Temel felsefe olarak bir yanlışlık içerdiği söylenemez, ancak terk edilen ithal ikameci politikaların yerine hammadde ihraç edip, bitmiş mal ithal eden bir anlayış kabul edildi. Açık bir ifadeyle, dışarıya kaynak transferi de demek mümkün buna. Her ne kadar, Türk ekonomisi halihazırda bitmiş mal da üretip satabilecek bir konuma gelmiş dahi olsa, "montaj sanayii"nden öteye geçtiğini söylemek de zor. Her gelen siyasi iradenin de, hem "enkaz devraldık" manasındaki bahanelerin ardına sığınması, hem de bu örtülü kaynak transferi sarmalını kırma cesaretini gösteremeyişi, Türkiye'nin özellikle 90'lı yılların ikinci yarısından itibaren kırılgan bir ekonomiyle olası krizlere karşı savunmasız kalması gerçeğini ortaya koydu. '94 krizi, '98 krizi, 2001 krizi derken, Türkiye ciddi manada yapısal değişikliklere zorlandı. En son olarak, 2001 krizinden sonra hayata geçirilmeye başlanan "Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı", küresel sistemin bakış açısından Türkiye ekonomisi için çareler içeren bir uygulama oldu.
Defalarca IMF'yle anlaşmalar yapan Türkiye için o dönemde yeni bir anlaşma, yeni bir başlangıç, bir bakıma da "hayat öpücüğü" olarak algılandı. Dünya Bankası'ndan gelen bir kurtarıcı ve uygulanan sihirli reçete, her anlamda toz duman olmuş ülkenin kurtuluşu olarak sunuldu. Acilen borç paraya ihtiyaç duyan Türkiye, itibarını ve mali yapısını uluslar arası bir fon (bir bakıma banka) sayesinde kurtaracağını düşündü.
Yaklaşık olarak son 8 sene boyunca da, IMF merkezli politikalar devam etti. İlk öncelik olarak borç verdiği paranın geri ödenmesini belirleyen IMF, bunu sağlamanın yolu olarak yatırım harcamalarına sıcak bakmadı, maaşların arttırılmasını hoş karşılamadı. "Faiz dışı fazla" hedefleri koyarak kendisini garanti alma yoluna gitti. Halkın reel gelirinin daralması pahasına istikrar politikalarını gündeme getirdi. Bu minvalde, reel gelir bakımından yoksullaşan insanların daha az harcama yapmaları da, enflasyonda düşüş olarak takdim edildi.
İşin garip tarafı, kapitalist ekonomik sistemi bir zamanlar "insanlık düşmanı" gibi gören kimselerin, şaşırtıcı bir değişimle "konjonktürel gerçek" veya "ekonominin gerçeği" olarak meseleye yaklaşmaları oldu. 2008'in sonlarına doğru başlayan küresel kriz çerçevesinde, ülkeleri "çevre" ve "merkez" ayrımına tabii tutan ve buna göre acı veya tatlı reçeteler sunan (egemenlerin finans kuruluşu) olan IMF, ekonomiyi faiz-döviz-borsa üçgeninden ibaret görenlerin haricindeki bazı kesimler tarafından da neredeyse kutsanır hale geldi. Bunda, pragmatik ve popülist yaklaşımın da payı olduğunu es geçmemeli.
Halbuki, uluslar arası camiada itibarı en düşük ve en güvenilmez kurumlardan bahsedilecek olsa, IMF ilk akla gelen örneklerden olacaktır. Bir çok ülkede yaşadığı fiyaskolar ve neticesinde de kapı dışarı edilmeler sebebiyle bir hayli olumsuz bir imaja sahip olan bir kurum, Türkiye nezdinde "umut" olarak görülebildi. Aslında, bir kesim tarafından "umut" olarak görülürken, büyük halk yığınları "baş belası" nazarıyla baktı demek daha doğru olur.
Bugün gelinen noktada, "ucuz para" bulma dışında hiçbir kriter göz önüne alınmıyor demek ve IMF haricinde "daha ucuz" bir kaynak bulundu da denebilir. Bir ekonomik yapının gidişatını bu kadar basit bir değişkene (ucuz para) indirgemek ne kadar doğrudur, tartışılır. Gerçi, yüklü miktardaki borcu ve borcun faizi heyülalarıyla başı dertte olan bir ülke, haliyle yatırım yapmayı, milli bir sanayi, milli bir teknoloji atılımı yapmayı ikinci plana atabiliyor. Atmamalıdır yine de. Borç para-faiz sarmalını devam ettirmenin "daha ucuz" yolunun bulunduğu anlamı çıkıyor buradan, IMF'den ayrılmanın sebebini milli bir ekonomik sisteme yormak iyimserlik olur gibi.
IMF'den vazgeçmede amil olduğu söylenen "ucuz para" olgusu gibi bir sebep, konjonktürel dalgalardan medet ummaya devamı işaret ediyor. Alternatif kaynak nedir acaba? "Daha ucuz" kaynağın IMF'den farklı olacağını nereden bileceğiz? Kaynağı bilmeyince cevaplaması da mümkün değil şu anda.
Öyle ya da böyle, olumlu sayalım veya hiç bir şey değişmedi diyelim. Şu gerçek ortaya çıkıyor, demek ki her tenkit, her farklı fikir bila istisna yanlış dememek gerekirmiş. Küresel sistemin bir parçası haline gelmiş de olabilirsiniz veya ekonomik güce sahip olmamaktan kaynaklı bir bakıma bağımlı bir tavır içinde de olabilirsiniz. Ancak, yine de tamamen eliniz kolunuz bağlı hissiyatına kapılmayın. Brezilya da birkaç sene önce reddetti IMF'yi ve kendi yolunu çizdi. Parlak bir görüntü sergiliyor, hızla büyüyor. Demek ki, aksi de mümkün olabilir. Bu, çıkarılacak bir derstir. Bir diğer ders de, ekonominin borsadan ibaret olmadığı ve uluslararası derecelendirme kuruluşlarının (her ne kadar borçlanmaya doğrudan etkileri olsa da) koskoca bir ülkeye bu kadar kolay tesir etmemeleri gerçeğidir.
"Artık çalışmıyoruz" demenin sebebi "ucuz para" gibi basit bir argüman veya iç siyaset gibi bir unsursa, birkaç sene sonra IMF'nin kapıdan bize el salladığını görebiliriz tekrardan.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



