Biliyorum daha yüzlerce yıl burada, insanları bekleyecek bu ağaç. Ancak bilenlerin tırmandığı, dağların zirvesindeki bu yeraltı mağarası da kalacak; bizler, yerlerimize yerleştiğimizde.
Tıpkı yatak formundaki mağara taşları, kaç kaçağı ağırlayacak.
Suçlarını ayaklarındaki prangalar gibi peşleri sıra sürükleyenleri, kaç kez uğurlayacak bu anne mağara.
Suları çekilmiş midir diye koyun sürülerinin ağzını kokladıkları kuyu; bayram şekeri gibi güneş altında parlamakta.
Uzun ağaçtan kolunu oynatan çobanın çıkardığı deri kovadan dökülen su ile yalakta bayramı sürünün.
Saydım, Ilgın yolunda tam yirmi üç çeşme.
Kimisini kaçırdım belki de.
Hızla giden araçtan ne kadarı görülebiliyorsa.
Suya sevdalı insanlar; sonrasında da inşa edecek çeşmeyi, sebili, hayratı.
Acaba şu kızgın güneş altında koşu tutturmuş turistler, sadece güneşin tadını mı çıkarmaktalar.
Yoksa farkında değiller mi kendi ülkelerinde yol kenarı çeşmelerinin asla mevcut olmadığını.
Ya da restoranlarında, masalara asla su bırakmadıklarını.
Biliyorum sabanları müzelere bile kaldırmamışlar.
Ekin biçme makinelerinin en moderni ellerinde.
Sonrasında düğmeye basıldığı anda tarlayı ayağa kaldıran berbat bir teknolojiye sıcak bakmasalar bari.
Domates mevsiminde bir Beyşehir köyünde; kolaysa bul bakalım yaşlı bir kadının el bıçağı ile yaptığı salatanın lezzetini, çelik robot dişlerinin salyasının aktığı karmaşada.
Yaşamın anlamını sezmeye davet, biraz da gezmek.
Zayıflıklarımızı, bilgi eksikliklerimizi, kıt görüşlerimizi, zenginleştirmek.
Sonrasızlığı arayış biraz da.
Eylülün elinden tutan çocuklar.
Bir bakmışsın anne karnında.
Bir dönmüşsün çocuğunu taşıyan çocuklar.
Geride kalan yıllarını uğurlamaya hiç de hevesli olmayan yaşlılar.
Buğdayın ambardaki düğününü anlatıyordu adam.
Düğün gibi ölüm törenlerini tekrarlar mı anne karnına düşmemiş çocuklar.
O taht kabirlerinde yaşayan yakınlarımızın ellerini tuttuğumuzda bir bayram ertesi.
Cömertliği, çocuksuzluğu, şirin sohbeti, boynu büküklüğü, çakır gözleri, gök ekinlikleridir zihne takılı kalan.
Yine de hiç aceleleri yok, on asır sonrasında da duracak bu dağ, burada.
Bu toprakta aynı yerden fışkıracak şu ot.
Benden otuz yüzyıl sonra geçenler de görecek ovadaki üzüm bağlarını.
Yıldızlarla süslü bir gökyüzü uzanacak alınlarından öpmeye.
Tabii, nüfusu barındırma hevesi, beton bloklarla doldurmazsa eğer.
Acaba Mevlana'nın üzerinde namaz kıldığı, iplikleri sıyrılmış ipek seccade dayanacak mı otuz asır.
Ya da kuşhane nin ahşap direkleri kalacak mı?
El dokuması kumaşların soyu kuruyacak mı?
Duvarda asılı heybenin saf yün ilmeklerini dokuyan kadınlar doğacak mı?
Keçe yenilmiş son yarım yüzyılda fabrikanın ucuz halılarına.
Bakır sahanlar evin en ücra köşesinde bile yer bulamamış kendisine.
Elmas taşıyan kervanlar çölde kaybolmuş.
Gümüş nalınlar masallarda kalmış.
Dökme nikel takılar boyunlarda.
Derde derman bile yok artık, yayıklar.
Bir makinenin saniyelik tuşları hazırlamakta ayranı.
Dereler kurusa da.
Eyvandan izlediğim akşam güneşi, yıldızlı gökyüzü, fecir ve ayışığı, sabahın seheri, beş altın vakit yerli yerinde duracak, orası kesin işte.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



