Bu hafta vizyona giren filmlerden sadece biri yerli ve onunla ilgili yazımızı geçtiğimiz gün neşrettik. Gündemde "Hür Adam" var. Tartışmalar çok boyutlu. Bir yerinden tutup münakaşanın ortasına dalasım da var ama bir yandan da 'ne yazsam' diye düşünmenin sıkıntısı, sinema ile ilgili doğrudan bir şey yazmama seçeneğine itti, beni.
Ne yazacağımı bilmiyorum. Belki bir öykü ya da kısa bir senaryo veya deneme... Adını siz koyun. Tasarlamadan giriyorum konuya.
Gözlerini kapayıp bulutların gökyüzünde süzülüşünü dinliyordu. Göz kapakları birbirine kavuştuğunda duymaya başlıyordu hayatı. Doğal olanı, doğal diye 'kakalanmaya çalışılan' gibi olmayanı...
Bir siyah kare ile başlıyordu. Ağır çekim oynatınca o tek kareyi göreceğini biliyordu. Henüz hiçbir göz kapamanın ilk anını yakalayamamıştı. 'Ağır çekim' ağır bir sorumluluktu. Herkes yapamazdı. Dahası, herkese kendini 'bildirmeyen'di. Özneydi, evet. Kendi kendine var olamayan, lakin kendi iradesi dışında da var görünmeyen. Hissedilendi, his dilenen değildi. Bilinen, fakat bulunamayan. Var ama var. Sadece var. Sadece siyah. Tek kare.
Bütün hayatınız boyunca zihninize doldurulan 'algı'yı, kafanızın içinde şişirilen içi hava dolu kavram balonlarını, damarlarınızda dolaşan kanın rengiyle ilgili 'galat-ı meşhur'u ve siyahı. Renkten öte bir renk. Başlı başına ahenk. 'Rengarenk' yaşanmışlıklarınız için mihenk. Yarına bir nevi ödenek. Ve daha çokta geçmişinize ek.
Bulutların süzülüşünü dinliyordu. Gözlerini kapamıştı. Zihnini açmıştı. Maddeyi duyuyordu. Yani manayı görüyordu. His veriyordu sesiyle sessizlik; sükût ile hisleniyordu hassas yol alış. Karanlıkta bir istikamet. Karanlığa mahkûm yol aydınlığı. Bilginin fukaralığı, bilgenin ukalalığı. Cahilin cehaletten âlâ hali veya al olduğuna yorulan o ilk kare siyahlık.
Başladığı yere dönmek zorunda mıydı, her hikâye. Başlangıç çoğul olduğunda, hiç başlanamadığının itirafı mı oluyordu... Kaç kez başlayabilirdi, insan. Bütün yolu oluşturan kılcal damarlar, yani küçük yollar; başlamanın adı mıydı? Yoksa yol bir bütündü de başlangıç saydığımız her an aslında bitirememeye adanmış tekrarlardan mı ibaretti.
Yol da mı siyahtı? Yolda mı siyahtı, insan.
İlk kare, ilk soluk, ilk adım, ilk umut, ilk söz, ilk ses, ilk renk; siyahtı. Değişmez miydi? Siyah, sabitliğie mi işaretti, sadakate mi? Sadece ilk kare siyah idiyse geri kalan, sonrasında gelen kareler (ki, insan gözü bir saniyelik hareketli görüntüyü yirmi dört kareye bölüyor) ne renkti? Siyahtan başka renk var mıydı? Olanlar siyahtan mı türemişti? Yoksa renk dediğimiz olgu karanlıktan bir üreme miydi?
Pek anaç gelmiyor, siyah. O halde babası siyah olan renklerin anası kimdi/neydi/ne renkti? Siyahın sol kaburgasından renkleri doğuran güç, eşit mi kılmıştı şimdi renklerin tamamını? Cinslere ayrılmamış mıydı? Her biri ayrı cinsi mi temsil ediyordu? Bu, çeşitlilik miydi, mahkûmiyet mi? Siyaha duyulan zaruret, siyahtaki zarafetten miydi?
Bir şeylere zarar vermiş gibiydi, siyahın doğurduğu. Ya da -siyahın iradesi zaten yok meselede- yine yanlış anlıyorduk.
İyisi mi bulutların süzülüşünü dinlemeye devam etmeliydi.
Nasıl bir veriyordu, siyahtan doğan bulut sesi? Dünyaya gözünü kapamak gibi cüretkâr olduğu aşikâr. Yanı sıra herşeyi görme iddiası da var; riyakâr. Gördüğünü var sayan ile gözlerini kapadıktan sonra gördüğü herşeyi gördüğüne inanan arasındaki fark, görme eylemi kadar gayri ihtiyaridir.
Hangi irade ile tek kare karanlığın önüne açtığı renk cümbüşüne uyandığını anlayamamıştı.
Gözleri tamamen kapalı iken rengârenk bir kilim üzerine dökülmüş balın kokusunda sevmek zamanını kollayan beş vakit habercisi gibi büyük adamdaki küçük aşkı gören bilgenin noktasına kâğıt bileyen sonbahar yaprağında iz sürücü ya da kurban belleyen başka bir yerde de bulunan ama aranmayan ve cennetin rengine aşina aydınlık...
Bulutları dinlemekti, bu. Aslında bulutları dinlendirmekti. Dolana dolana insan bakışına dolanan fikir olmaktan öteye gidemeyen, öyle olmayan lakin insan algısının yorumuna mahkûm kategorizasyonda böyle mimlenen bulutları, kahredici çaresizliğinden arındırmaktı.
Gözlerini kapayıp, bulutları dinliyordu.
Sonra...
Bulutları kapayıp, gözlerini öldürdü.
İyi oldu.
Renk, öldü.
İyi, doğdu.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



