“İmam-Hatip Okulları ve Başörtüsü konusunda hiç bir kimseye, hiç bir söz vermedik. Esasen ben, yapamayacağım işler konusunda kimseye söz vermem..”
-BAŞBAKAN ERDOĞAN-
Hep söyleyegeldiğimiz gibi, bu seçim, ne geçmiş yıllarda yapılmış seçimlerden biri; -Allahu âlem- ne de gelecek seçimlerden biridir…
Çünkü bugün, dünyâ daha farklı niyetlerin baskısı altındadır. Ülkeler üzerindeki hegemonya türü değişmiş, ırkçı emperyalizm, sömürüsünü, çoğu kere, “dostluk” perdesi gerisinde saklamayı yeğler olmuştur. Hatta, en acımasız kıyımını ittifaklar silsilesi içerisinde sürdürmektedir. Bu “müttefiklik” yutturmacasına, bir de “stratejik” unvan ilave edilerek sömürü daha da rahat ve kolay hâle getirilmiştir.
Artık geçen asırlar sömürgeciliği modeli “demode” olmuştur. Küresel emperyalistler daha az masraflı, hatta, masrafsız bir işgal yöntemi uyguluyorlar: İşgal etmeyi kararlaştırdıkları ülkelerin kendi insanları arasından seçip aldıkları “işbirlikçiler” aracılığı ile sömürülerini geliştirerek sürdürüyorlar. İşbirlikçilerin, bu hizmeti, meccânen yaptıkları da söylenemez elbette. Bu işbirlikçilere ödenen bedel: Yerel iktidarlardır.
Ne var ki, bunu “hod be hod” yapıyor da değiller. Siyonist emperyalizmin hazır hale getirdiği ortamlar kullanılıyor: “Açlık, borç batağı, perîşanlık, zillet, teslîmiyet ve bir de tedârik edilmiş işbirlikçiler…”
İşte böyle bir ülke, işgale ve sömürülmeğe hazır bir ülkedir. Çünkü önceden, yenilip-yutulmağa hazır “yumuşak lokma” haline getirilmiştir. Böyle bir ülke, ruhsal ve fiziksel direncini de yitirmiş olur.
Böyle bir muâmeleden sonra, değerleri elinden alınmış ülkeler insanlarının ne işgale karşı çıkabilme gayretleri olur; ne de işgalden kurtulabilmenin organizasyonunu yapabilecek takatleri…
Geçmişteki sayısız örneklere ilaveten, Çanakkale’nin, Kurtuluş savaşının şehit ve gazilerindeki üstün ruh olmadıkça işgalden kurtulabilmek de mümkün değildir.
Unutmamak gerekir ki: “…milletine, vatanına, mânevî değerlerine, yeraltı- yerüstü kaynaklarına; belki bütün bunlar için temel oluşturan hak ve özgürlüklerine…” sahip olabilmenin ve sâhip çıkabilmenin yolu sağlam karakterli siyâsî yapılanmalardır.
Milletinin değerleriyle kavgalı, her meseleyi “millete rağmen” ve işbirliği içerisinde bulunduğu çıkarcı çevrelerin dayatmasıyla götürmek isteyenlerin, millete yük olmaktan, yeni-yeni işgallere zemin hazırlamaya vesile olmaktan başka hiçbir işe yaramadıkları emsal-i kesîresiyle mâlum bulunmaktadır.
Bütün bu tehlikelerden emîn olabilmenin, bir başka ifadeyle, millete ve ülkeye sahip çıkabilmenin yolu hiç şüphesiz, sağlam karakterli siyâsî yapılanmalardan geçer. Ve tabii, bu vasıftaki siyâsetin ülke yönetimine hakim olması ise olmazsa-olmaz şartlardandır.
“Millî Görüş”ün geçmişi, sözüne sadakati, Milletle kaynaşma kabiliyeti, iç ve dış emperyalizme karşı koyduğu mücadele azmi… açıkça göstermektedir ki, karakterli siyâsî yapılanmaya sahip ve beklenen her hizmete muktedir yegâne yapı “Millî Görüş” yapılanması ve hiç şüphesiz “Millî Görüş” kadrolarıdır.
Akıl, idrak, şuur, ferâset, din-iman, millet ve vatan muhabbeti her insanın sorumluluğunu kavrayarak hareket etmesini emreder.
Elbette bu husustaki sorumluluğu yerine getirmenin, belli zamanları vardır. Demokrasilerde bu fırsat seçimlerle doğar. Seçimleri, yalnız kendileri için değil gelecek nesiller için de yapmış olurlar. Başka bir ifadeyle, her bir seçim kendisinden sonraki seçimleri ve o seçimlerin neticelerini de etkiler.
Böyle bir ağır sorumluluğun sorumlusu olan insanların, başlarını iki avucunun arasına alıp ciddî-ciddî düşünmesi gerekir. Çünkü bu bir seçimdir, ne var ki, bu seçim sıradan bir seçim değildir.
Normal prosedür işleyişi içerisinde yapılan bir seçim olmadığı, “Cumhurbaşkanı’nın seçilememesi sebebiyle… derhal seçimlerin yenilenmesi…” yoluna gidildiği bilinmektedir. Bir başka ifadeyle bu seçimler, “kavga, beceriksizlik, bencillik, istismar, kamplaşma…” gibi, Cumhuriyetle, O’nun temel nitelikleriyle bağdaştırılması mümkün olamayan bir zemin üzerinde yapılmaktadır. Tehditler, baskılar, duygu sömürüleri - milleti önce “açlık sınırı”nın altına çekip sonra da temmuz ayının ortasında yüz kilo kömür verme- işin cabası…
Kendini, inançlarını, temel değerlerini, ülkesini, milletini, hak ve özgürlüklerini; hattâ, tüm insanlığı seven ve bu sorumluluğu hisseden herkese düşen birinci vazife: Mevcut siyâsî yapılanmaların ülkeye ne getirip (!)- ülkeden neleri götürdüklerini gözden geçirip gereğini yapmaktır. Yani “Millî Görüş”e iktidar vermek…
22. Dönem Meclisinin aritmetik yapısı sebebiyle AKP’nin ve CHP’nin beş yıllık tavırları bize çok şey ifade etmektedir. Seçim meydanlarındaki diğer siyâsîlerin de kendilerini tanımlayacak kadar geçmişe sahip oldukları bilinmektedir:
Yirmi milyon işsizi; dört yüz seksen milyar dolar borç batağını; Filistin askısı gibi asgarî ücreti; Irak’ın kuzeyine tezgahlanan Buş-Barzânî-Olmer karışımı yapılanmayı; kan bedeli olan Kıbrıs’a revâ görülen siyâsî cinâyeti; Millî Görüş iktidarlarının yapıp milletin istifadesine amâde kıldığı ve fakat sonrakilerin, aldıkları talimatlar istikametinde haraç-mezat elden çıkardığı kurum ve kuruluşların Millete maliyetini; Meslek liselerinin ve inanç-kılık-kıyafet önündeki zulüm engellerinin, Millet’e verilen “nâmus sözü”ne rağmen hâlâ devam ediyor olmasını; ders kitaplarındaki ayetlerin bazı bölümlerin tercümesinin, ‘küffar öyle istiyor’ diye gizlenmesini; bin dört yüz yıllık inanç manzumemizin târ-u mar edilerek “faiz ve zinanın mübah” hale getirilmesini; sokakların travestilere- satanistlere –misyonerlere , “fuhuş sektörü”ne terk edilmesini, hattâ “yol üstü fâhişeleri”ne özel araç tanzim ve tefriş edilmiş olmasını; çocuklarımıza Kur’an öğretilmesinin yasaklanmış olması…
Bütün bunların kahir ekseriyetinin AKP iktidarının hüneri olduğunun bilinmesi ve bu seçimlerin “hayat-memat meselesi” telakki edilip, “canın dişe takılması, saçın süpürge edilmesi günü …” işte bu gündür: 22 Temmuz 2007 Pazar…
Hele bir de, bir partinin başı doğruyu söylemiyor, aczini itiraf ediyorsa…
Ölümcül hastalar dahil; vatanını-milletini, tüm değerlerini seven herkes sandık başına gitmeli, etrafındakileri de götürmelidir. Oy vermek ve verdirmek yetmez, oylara sahip çıkmak da en büyük vecibedir ve bu çağrı son çağrıdır:
Millî Görüş’ün iktidar olması için haydi sandık başına!...


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için



