Üniversitedeyken, bazı hocaların aralarındaki rekabeti gözlemleme fırsatım olmuştu. Oda komşusu doçent veya profesör olduğunda, içerisinden sanki bir parça kopmuş gibi canı acıyanlara rastladım. Yine bir yerlerde başkan olmak için iç geçiren insanların nefsanî hırs ve ihtiraslarını ibretle seyrettim. Hele ki Müslümanların kendi içlerindeki rekabetçi hırçın tavırlarını gördükçe uzun uzun düşüncelere daldım; belki de üzüldüm. Bu nedenlerden dolayı insanların bir şeylerin peşine düştüğü yerlerde o yarışın içine girmek, bana biraz itici geldi. Üniversitede kalmak istemeyişimin ve birileriyle rekabet etmekten şeytandan kaçar gibi kaçmamın nedeni de buydu. "Ben yine gitmeye geldim" diyen Yunus Emre'nin de dediği gibi üç beş gün kaldıktan sonra gideceğimiz şu dünya hayatını, bir fare leşini paylaşamayan iki kedi kıvamında yaşamamalıydık.
Bizi birileri sürekli rekabete alıştırdı ve bizim o yanımızı hep tahrik ettiler. Rekabetin başarıyı artıracağı tezi bir noktaya kadar doğru olabilir ancak dizginlenemeyen rekabet duygusunun da insanı zalim etme riski vardır. Bir çocuğu ders çalışması için "arkadaşlarını geçmelisin" şeklinde de teşvik edebilirsiniz; ona "Yüce Allah çalışanı sever" diyerek de... Şu durumda rekabet duygusu aşılayan bir eğitim modelini tek alternatifmiş gibi göstermek yanlış olacaktır. Modern eğitim anlayışını neresinden tutarsanız tutun rekabetçilik ekseninde dönüp dolaştığını görürsünüz.
İnsanları erdemli ve faziletli olmaktan alıkoyan duygulardan birisi de rekabet duygusudur. Bu duyguya sahip olan insan karşısındakini geçilmesi gereken bir rakip gibi göreceğinden, gerekirse onu ezip geçmekte bir sakınca görmeyecektir. Bize sevimli bir şekilde anlatılan "rekabetçi ruh" dedikleri mefhumun yüzünden değil midir ki aynı iş yerinde çalışan insanların haset ile perişan olmaları veya aynı işi yapan kimselerin birbirlerini çekememeleri ya da birbirlerinin ayağını kaydırmak için uğraşıp durmaları? Bütün bunlar nefsanî iddialara sahip olmaktan kaynaklanır. Oysa ki gerçek anlamdaki bir başarı rekabet neticesinde değil, istikamet neticesinde kazanılabilir.
İnsanları Yüce Allah'tan uzaklaştıran duygular içerisinde en tehlikeli olanlarından birisi de şöhret duygusudur. İnsanlar şöhret olma isteği yüzünden birçok faziletten yüz çevirirler. Böylece Yüce Allah'ın istemediği yöne doğru bir gidiş süreci veya kısmî bir intihar da başlamış olur. İnsan şöhret sayesinde kendini ispatlama arzusunu tatmin etmeye çalışır. İnsanlar arasında parladıkça büyüdüğünü düşünür, büyüdükçe de kendisini yeterli görmeye başlar. Nihayetinde kendisinden başka bir "Büyük"e yönelmeye ihtiyaç hissetmez hale gelir. Bu konuda J. J. Rausseau'nun güzel bir sözü vardır. Der ki: "Ruhlarda parlamak arzusu hiçbir zaman namuslu olmak arzusu ile bir arada yaşayamaz. Hayır bir sürü küçük ve boş kaygılarla alçalmış ruhların büyük şeylere yükselmeleri mümkün değildir; buna kudretleri olsa bile cesaretleri yoktur." (Nutuk, İlimler ve Sanatlar Hakkında Nutuk, Çeviri; Sebahattin, Eyyuboğlu, İstanbul, 1997, s.32)
Küçük şahsiyetler şöhret olabilmek için çeşitli oyunlara başvururken büyük zatlar ise "şöhret afettir" diyerek bu konudaki tavırlarını net bir dille ifade etmişlerdir. Bursa'da şöhret olduğu için şehri terk eden Somuncu Baba hazretlerinin bu tavrı, büyüklerin konuya yaklaşımını özetler niteliktedir. Bir insan nerede kamera veya fotoğraf makineleri varsa oralarda geziniyorsa, şöhret olma uğruna radyo ve televizyonlara çıkabilmek için çırpınıyorsa, protokol koltuklarında oturmaya hevesleniyor ve her yerde ilgi odağı olmaya çalışıyorsa, o kimsenin dünyaya geliş amacının farkında olduğunu söyleyemeyiz. Birçok mübarek zatların şöhretten kaçındıkları için fotoğraf çekinmekten bile hoşlanmadıkları söylenir. Bu meyanda Hacı Musa Topbaş Efendi'nin kameralara uzak durduğunu ve bu yüzden ona ait çok az bir görüntünün olduğunu duymuştum. Azerbaycan'dan gelen bir misafirinin hatırı için çekilen bir görüntüsünde, kameraya hiç bakmadığını ve çekim yapılırken adeta utanıp sıkıldığını müşahede ettim. Zaten gerçek mürşitlerin her yerde görünmekten ve şöhret olmaktan kaçan kişiler oldukları, tasavvuf kitaplarının beyanlarına da mutabıktır. Benim için poz veren birisi ile yüzünü saklayan bir mürşit tam zıt kutuplarda yer alırlar.
Bediüzzaman Said-i Nursi Hazretleri'nin de nefsine paye vermemek adına resim çektirmekten hoşlanmadığı söylenilir. Hatta arabada eliyle yüzünü kapatırken çekilmiş bir de resmi vardır. Bizim burada anlatmak istediğimiz mesaj; resim çektirmenin uygun bir şey olup olmadığı meselesi değildir. Herkes kendi meşrebinin gereğini yapar. Burada bize ters gelen şudur: Nefsanî bir iddia ile toplumun huzuruna çıkmaktır; yani sürekli "ben" demektir.
Benim de fotoğraf çekilirken artistik pozlar veren insanlara karşı hafif bir soğukluğum vardır. Gazetede gördüğüm "düşünen adam" pozlu yazar resimlerini de pek sempatik bulmam. Çünkü bu tarz resimleri iddialı bulurum. Bir insan ki şayet "ben âlimim, ben biliyorum, ben düşünüyorum, ben bütün sorunları hallettim" iddiasında bulunuyorsa, ondan uzak durmakta fayda vardır. Bu nedenle tevazu duygusunu ayaklar altına alan ve resmiyle veya yazısıyla üstatlık taslayan adamları okumaya değer bulmam. "Ben gelmedim dava için" diyen Yunus Emre bu sözüyle "şu yalan dünyada körü körüne bir iddianın peşine düşme" yani "nefsine hoş gelecek bir söylemde bulunma" demek istemiştir. "Dava" derken buradaki kasıt hepimizin sahip olması gereken İslam davası değil, dünyalık bir iddia ve nefsanî bir davadır. Bir adam ki üstatlık davası güdüyorsa, bilin ki o kimsede iş yoktur.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



