Gene ona benzer bir şey oldu. Hani geçenlerde anlattığım gibi bir şey. İçeri girer girmez başladı. Yağmur yağmış, sabah ve öğleyin. İyi ya dün insanlar sıcaktan şikâyet ediyorlardı. Hani yağmur yağmışsa ne güzel... Yağmuru övmeye bile fırsat olmadı. Oysa ben susuz kalmış ağaçların, kurumaya yüz tutmuş çiçeklerin derdindeyim. Öğlen Camii çıkışıydı. İyi yağdı dedi inşallah çatıda bir arıza yoktur. Ahşap evin çatısı önemlidir tabii. Kaç yıldır bir elden geçirmemiş olduğunu hatırlayıverdi birden ve makineli tüfek atışı misali anlatmaya başladı. O arada yani o söze başlarkenki arada inşallah bir şey olmamıştır dedim. Dedim ama başka söyleyecek sözüm olamazdı ki. Heyecanlı bir girişle sözün içine daldı dostum. Dinledim tabii. Hâlbuki ben oturmuş ne güzel gazetedeki Ali Haydar Haksal ve Hüseyin Akın yazılarını okumuş sıra diğer çerçeveli toplumsal haberlere gelmişti.
Dinledim. Bazen elimi şakağıma götürüyorum, bazen bakışlarımı caddeden geçen araçlara çeviriyorum, içimden ah biraz sussanız sevgili dostum diyorum ama o hiç duraksamadan anlatıyor. Bazen de gene içimden şu mübarek günde şöyle karşılıklı biraz sussak biraz kendimizi dinlemeye alsak diyerek geçiriyorum. Nafile. Konuşmayı sevmek diye bir şey var galiba. Biraz da sosyoloji ile alakalı olmalı diye düşünüyorum. Yani insanlar neden çok ve çok uzun konuşmayı seviyorlar. Psikolojik bir durum ile ilintili olabilir mi diye de geçiriyorum içimden.
Enis Batur'un bir yazısında vardı. Şöyle bir şeydi galiba dedikleri. "Çok konuşan insanları sevmiyorum ama romanda çok konuşan kahramanlar hoşuma gidiyor." Böyle veya buna çok yakın bir cümleydi yıllar önce okuduğum. Hakkaten öyle, demiştim o yazıyı okuduğum zamanda. Kitaplarda, yazılarda iç monologlar, uzun konuşmalar iyi gidiyor da lakin karşınızdaki dostunuz hiç duraksamadan konuşunca iyi olmuyor. Demek diyorum konuşmanın da dozunu iyi ayarlamak lazım. Bir husus da zaman zaman oturmuş konuşuyorsunuz, yani sohbet tadında bir konuşmaya girişmişsiniz, siz de bir şeyler söylemek istiyorsunuz, bir katkı koymak, bir hali açıklamak ne bileyim sohbet hali işte. Konuşmanın bir yerinde siz bir cümlecik hatta bir kelimecik söylemek için araya girmeye teşebbüs edince o söylemek istediğiniz her neyse dilinizin ucunda kala kalıyor öylece... Muhatabınız fırsat vermiyor size sözünüz öylece tıkanıp kalıyor. Yani söz sırası size gelmiyor bir türlü.
Bir tarihte bir etkinlikte bir tanıdık siyasi muhteremi sahneye davet ettiler. Eh doğrusu hakkını yemeyelim muhterem siyasi şahsiyetimiz de iyi konuşuyor. Aldı mikrofonu eline söyledi de söyledi. Elinden gelse dünyanın bütün kelimelerini orada o sahnede sarf edecek de öyle rahatlamış olacak. Durmak yok. Elinden gelse nefes bile almayacak. Dinleyiciler hafiften hafiften homurdanmaya başladılar. Siyasi zat devam ediyor konuşmaya. Nihayet kendisi de itiraf etmek zorunda kalıyor ve diyor ki: " Biz siyasiler böyleyiz elimize mikrofon geçti mi kolay kolay bırakmayız."
Ne diyordum sohbetin tadını kaçırdık galiba. Bize bir haller oldu. Hepimiz çok biliyoruz hepimiz iyi birer konuşmacıyız lakin karşımızdaki muhatabımız ise sanki bostan korkuluğu... Böyle bir şey işte... Bunalım çağı mıdır nedir bu yaşadığımız çağ? Gökyüzünün altında çok mu yalnızız?


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



