Ses kendi içini doldurup sahih bir mantık üzere ruh kazanarak söze dönüşürse hakikat halini alır. Hakikat söz olmaktan çıkıp sese dönüştüğü zaman ise sloganlaşır. Ses söz gibi değildir; ürpertse de ürpermez. Söz hakikatin gücünden ürperirken, ses kendi havuzunda boğulmaya mahkûm olur.
Söz sesi batmaktan kurtaran su üzerinde kalabilme kabiliyetidir. İman da böyledir. Şayet inanmanın kanatları ve yüzgeçleri olmasaydı salt bilgi ve malumat sahibi olmaktan bir farkı kalmayacaktı. İnanmak, su üzerinde kalabilme gücüdür. İnanan insan batmaz. Mümin insanın ontolojik ağırlığı ile hayatın saf ağırlığı birbirini dengeler.
İçinde yaşadığımız çağın en karakteristik özelliği bedenin ruhtan, dünyanın ukbadan, maddenin mânâdan ve sesin sözden yalıtılıp ayrıştırılmasıdır. Bu yüzden bu çağ slogan çağıdır.
İlk sloganı kim attı? Bu gerçekten merak konusudur. Bana kalırsa belki bildik tarzda ilk sloganı olmasa da ajitatif anlamda ilk sloganı Hz.Adem'e secde etmeye tenezzül etmeyip tekebbür eden iblis atmıştır. İblisin baştan çıkarıp ajite etmeye yönelik her sözü bunu doğrular. Slogana konu olan sözlerin genel özelliği uzaktan muhatap ve muarızların üstlerine fırlatılabilecek sivrilik ve sertliğe sahip olmasıdır. Karşı tarafa atılan her sloganın hedefi savunulan düşüncenin ses çıkarma kudretine parelel olarak haklı olduğuna kendini inandırma gücünü elde etmektir.
Düşünceye yaslı bir tarafı olmadığı için slogan bu anlamıyla yabanıl ve ilkel bir savunma biçimidir. Nitekim 'karanlık kinlerin birbirlerine saldırttığı çılgın sürülerin savaş çığlığıdır slogan. İlkelin, budalanın, papağanın ideolojisidir.' diyen Cemil Meriç de konuşmayı medeni olana, bağırmayı ise yabani olana taksim eder.
Eğer insanların birbirlerini dinleyecek sabır ve cesaretleri ya da tahammül güçleri yoksa ister istemez hemen slogan devreye girecektir. Çünkü slogan parça tesirli bir özelliğe sahip olduğu için karşıdakinin dinlememe ya da dinlemekten kaçma gibi bir lüksü ya da şansı yoktur. Slogan dilde barınır akılda kalır, ama derine nüfuz etmez. Ne de olsa derinden değil satıhtan neşet etmiştir.
Tebliğ metotları açısından ele alacak olursak, kişinin kendi taraftarlarını cesaretlendirip düşman saflarındakilerin yüreklerine korku salmak için slogandan ziyade şiirden-mısralardan- yararlanıldığını söylemek daha doğru olur.
İslam mesajını yaymak için bugünkü anlamda slogan formatında ifadelerden yararlanıldığına dair bir kayda rastlamıyoruz. Sloganlar davaya inanan insan değil taraftar kazandırmak için üretilen bildik şablonlardır. Şunu da göz ardı etmeyelim ki slogan slogan atan kişiye kendi sesini yüksek perdeden duyma imkânı tanıyarak bir türlü içselleştirmediği bir şeyi ya da ahdini yakından duyma imkânı tanır. Yani bir tür kişinin kendine seslenişidir slogan. Parmağın parmak sahibini işaret etmesi gibi bir şeydir. Bunun dışında bir hakikatın içini boşaltıp havayla doldurarak yükseklerde dolandırmak eylemin ve amelin yerine sözü ikame edip onun sarhoşluğuyla sorumluluk duygusunu üzerinden atmaya çalışmaktır.
Ne sesi el yordamıyla gözüne kestirdiğine fırlatmak ne de yarım yamalak bir sözü hakikat namına yukarılardan kalabalıkların üzerine atmak insana yaptığı eyleminden dolayı bir şey bahşetmez. Zira haykırılan şey hakikat değildir. Fırlatılan sadece kartopu süsü verilmiş taştan ibarettir.
Elbet hakikati de haykırma ihtiyacı vardır. Her zaman hakikat insanın önünde aynı şekilde durmayabilir. Onun vasıta ve taşıyıcıları da duruma göre değişebilir. Fakat ne kadar hak ve hakikati değişik zeminlerde harekete geçirirsek geçirelim onda değişmeyecek tek şey ruhtur. 'Yaşasın İslam!' diye bağıran bir Müslüman İslam'ın kendisiyle ve kendisin de yaşayabileceğini unutmadan bunu söylüyorsa ikinci kez tekrar etmesine gerek yoktur. Mesaj alınmıştır, bu slogan mucibince yapılması gereken şey İslam'ı yaşamak ve yaşanılır kılmak için atılmayan adımları atmaktır.
Bu memleketi on yıllardır bilgi ve feraset değil hep sloganlar yönetti. Ara dönemlerde canı yanan kuşaklar aynı zamanda sloganlarına küsmüş kuşaklardır. Onların attıkları sloganlar ağızlarında kuruyup kalmıştır adeta. Bastonları yılan haline gelmemiş ve şapkadan tavşan falan çıkmamıştır. 'Kahrolsun'la 'yaşasın' arasına sıkışmış bir hayatın içerisinden çıkıp bu günlere gelmişlerdir. Zor zamanları geride bırakıp yeni bir sabaha gözlerini açtıklarında görmüşlerdir ki ne kahrolsun dedikleri kahrolmuş ne de yaşasın dedikleri ömrüne yeni ömürler katmıştır. Ne yazık ki sloganlar insanları hakikate değil tecime elverişli bir hayata boyun eğişe hazırlayıp müsait hale getirmiştir. Sırası gelmişken Sevgili şair Hüseyin Atlansoy'un ana annesine gönderdiği iyi günler dileklerine hep birlikte kulak verelim:
"halime bakıp üzülme anneanne
bir bakarsın dayımla beraber
ortak bir iş kurar
belki bir süpermarket açarız
ne dersin, kasada da
muzaffer durur, gülümseyerek
yok yok olur, dandy, pop-corn
ve kalve çorba satarız.
kahrolsun amerika deriz sonra
kahrolsun fransa için ve mançurya
kahrolur biz böyle deyince
devr-i daim düzeniyle dönen dünya
mançurya da kahrolur
niye kahrolacaksa"


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



