Hayal-meyal hatırlasam da, rahmetli babam, ailem ve akrabalarım, Demokrat Parti (halk arasında söylenişiyle 'Demirkırat')'nin bölgemizde kuruluş ve teşkilatlanmasında imkanları ölçüsünde katkı sağlamışlardı. Çevre köy ve ilçelerden, kentten ve bazı kentlerden çeşitli misafirlerin geldiklerini, yatıya kaldıklarını hatırlıyorum. İhtilâl'in yapılması ve Yassıada'daki Mahkeme'nin sürmesi esnasında rahmetli anacığımın nasıl merak ve üzüntüye kapıldığını, duruşmaları radyodan nasıl pür-telaş içinde izlediğini daha bir bilinçli biliyorum. Yine rahmetli Mehmet Seyithan amcamla birlikte birkaç akrabamın sekiz-dokuz ay Sivas'ta tutuklu kaldıklarını da ekleyelim buna. Ama babam ve ailem siyasi tercihlerini bu yönde yapmalarına rağmen, müfrit olarak nitelendirilecek derecede "partili" değillerdi. Hele bir takım çıkarlar elde etme isteği hiç bir zaman sözkonusu olmadı.
Düşünsel bakımdan olup bitenlerin farkına varmaya başladığım süreçte, siyasi parti bağlamında bir siyasi tercihin yetersizliği önce sezgi, daha sonra kanaat ve nihayet görüş düzeyinde giderek açıklık kazandı. Sağ ya da muhafazakâr bildik siyasi faaliyetlerin algı, düşünce ve dünyayı kavrayış düzleminde tatminkârlığı şöyle dursun, hep çelişkili ve yetersiz göründü bana. '68'de başladığım üniversite yıllarında bir takım imkân ve fırsatların öne konulması bile bu tavrımı etkilemedi. 70'li yıllardan itibaren, daha çok eleştirel konumu korumak suretiyle, ağırlıklı olarak düşünsel sınırlar içinde Millî Görüş'ü önemser bir dikkatle izleyegeldim. Görevim ve tercih ettiğim yaşayış tarzı bakımından, parti teşkilatlarında fiili bir görev üstlenmedim. Yapabileceklerimi, katkılarımı da esirgemek gibi bir tavır içinde olmadım, olmamaya çaba gösterdim. Yani bildik bir "partili" olma hususunda yetersizliğimi belirtmem yerinde olur.
27 Mayıs İhtilâli'nin 49. yılında yapılan konuşmalara, yazılan yazılara, yorum ve değerlendirmelere gönülsüzce baktığımda, gayr-i ihtiyari içimden "siyasette kan davası" nitelendirmesi dökülüveriyor. Bununla, 27 Mayıs ihtilali'nin nasıl bir toplumsal travmaya yolaçtığını görmemezlikten gelinemiyeceğini söylemek istemiyorum. Haklı-haksız, gerekli-gereksiz olup olmadığı tartışmasının, duygusal bir ukde halinde korunmaya çalışılmasını, doğrusu pek erdemle de bağdaştıramıyorum. Kuşkusuz Yassıada Mahkemesi, hukuku yoksayan, en temel hukuk ilkesi olan doğal yargılama'yı çiğneyen bir tutum ve zihniyetin yansımasıydı. Üç kişinin idamı kanun ile (hukuk ile değil) gerçekleştirilmiş bir cinayettir. Onun için toplumsal vicdanca ebediyen mahkumiyete tabi kılınmıştır. İnsanların, ailelerin, toplumun hayatına onulmaz bir dram olarak girmiştir.
Tarih, vuku bulmuş olayların tekrar be tekrar yaşanmasını, kutsanması ya da ilençte (bedduada) bulunulmasını önermez ve hatırlatmaz. Araştırılmasını, yorumlanmasını, değerlendirilmesini ve yargıya varılmasını ister. Aksi taktirde ruhen, zihnen ve fikren marazlı bir kimliğin edinilmesi kaçınılmazdır.
Anıt-mezarların Topkapı'da yapılması, idam edilenlerin şahsında 27 Mayıs ihtilâli'nin, bir anlamda muhakeme edilerek yargıya bağlanması şeklinde değerlendirilemez mi? Eğer böyleyse, artık tarihin bir hükümde bulunduğu, bunun adeta aynıyla yaşanarak teşyip edilmesi gibi bir tavra yönelinmesi, bir anlamda faili olmayan ihkak-ı hak'ta, öç alma eyleminde ısrar etme görüntüsüne dönüşebilir. Unutmak hafızanın nasıl bir zaafıysa, bilinçsiz hatırlamalar da benzer şekilde hafızayı sakatlayabilir. Her iki durum da hakikat karşısında duyarsızlaşmaya vardırır bizi.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



