"Tekirdağ'ın Çorlu ilçesinde ücretli öğretmenlik yapan evli ve 2 çocuk babası, 44 yaşındaki Ahmet Fazlı Elçi, okula gelen kitapları hamallık yaparak taşıdığı sırada kalp krizi geçirerek öldü. Sözleşmeli öğretmen Elçi'nin kitapları 40 TL karşılığında taşıdığı, yaz aylarında maaş alamadığı için hamallık yaptığı belirlendi."
Birilerinin ısrarla şahlandığını, nurlu ufuklara doğru koştuğunu iddia ettiği bu ülkede ve saçma sapan gündemlerin üzerinde haftalarca, aylarca durup da bu ülkenin gerçek meselelerinin bilerek es geçildiği bir atmosferde, yukarıdaki haber bu ülkenin gerçek meselelerinden birisi olan Türk eğitim sisteminin garabetini, sefaletini ve bitmişliğini gösterir, hatta tüy diker üzerine. 400 bine yakın atanamayan öğretmenin varlığına rağmen hala (sanki çok büyük bir marifetmiş gibi) yeni üniversiteler, yeni bölümler açmak, lisesi bile olmayan yerlere üniversite kurmak nasıl bir plansızlığın ve iş bilmezliğin eseriyse, sözleşmeli ve ücretli öğretmenlik türü tuhaflıklar da aynı türden işlerdir. Türk siyasetinin bir klasiği haline gelmiş olan ucuz popülizmin, tribünlere oynamanın sonucudur. Hesapsız kitapsız, vandal bir özelleştirme ve vahşi kapitalizm aşkına haraç mezat satılan kamu kuruluşlarından sonra sıra eğitim, sağlık gibi hayati öneme sahip alanlara gelmiştir demek. Bu taşeroncu zihniyetin başka bir izahı yok çünkü.
Sürekli bahsettiğimiz ve Türkiye'nin bugününü anlamanın en önemli noktalarından olan 24 Ocak Kararları (bir bakıma Türkiye'nin küresel kapitalizme biat etmesi hali), bu ülkenin üretici gücünü küresel sermaye hareketlerine kurban etmenin formüle edilmiş haliydi. 12 Eylül darbesi ile birleştiğinde toplumu ekonomik, siyasi ve kültürel manada iğdiş ettiğini bugün daha da rahat anlamak mümkün oluyor. Kültürel yozlaşma, artan bilgisizlik, cehalet ve Özal dönemiyle birlikte kurumsal hale gelen yolsuzluk, usulsüzlük, köşe dönmeci zihniyet, hemen her şeyi değersizleştirdi, itibarsız hale getirdi. Artık üniversite bitirmek de, diploma sahibi olmak da pek bir kıymet ifade etmiyor. Üretimsizliğe demir atılmış, paradan para kazanmanın kutsandığı bir ortamda eğitimli işgücünün en büyük hayali yeniden "devlet kapısı" haline gelmiş durumda. Bir dönem hayli rağbet gören özel sektör düşleri, özel sektörün çoğunun denetimsiz, izansız ve çalışanına kıymet vermeyen (tam bir kapitalist gibi) anlayışı sebebiyle artık kurulmuyor. Orasından burasından budanan, mümkün mertebe kolu kanadı kırılan "devlet baba", yine binlerce kimsenin tek umudu haline gelmiş durumda.
Özellikle eğitim alanında yetişmiş işgücünün çok büyük çoğunluğu devlet odaklı bir kariyeri hedefliyor. Bunda, özel sektörde üç otuz paraya, köle gibi, gecesi gündüzü belirsiz, hafta sonu tatili bile olmadan çalıştırılmaları da bir etken tabii. Ancak asıl sorun, plansız açılan yeni bölümlerin halihazırda kısıtlı olan kadrolara olan talebi daha da arttırması. Burada anlaşılması mümkün olmayan nokta şudur. Türkiye'de binlerce öğretmen açığı varken (misal İngilizce dersine Beden hocası girerken) ve bu kadrolar için de haddinden fazla işgücü arzı olduğu halde, neden "ücretli" ve "sözleşmeli" gibi ucube kadrolar icat edilmiştir? Bir belediyede, örneğin bir temizlik işini daha ucuza mal etmek için taşeron bir firmaya vermek bir yere kadar anlaşılabilir gelse de (ki o da tartışılır), öğretmenlik gibi ciddi bir meslek için böylesi bir ucuzcu anlayış ne kadar doğrudur? Liberallerin "devleti küçültme" palavraları ve sonucunda da başıbozuk bir ekonomik sistem, sömürülen çalışanlar ve taşeronlaşan bir eğitim sistemi manzarası.
Yukarıdaki haberde hamallık yaparken can veren "ücretli" öğretmenin yerine koyun kendinizi bir anlığına. Okullar açık olduğu müddetçe evine para götürebiliyor ve azami şekilde derse girse bile alacağı para 700 TL civarında. Bu nasıl bir köleliktir, nasıl bir çalışana, yetişmiş insana verilen değerdir, anlamak mümkün değil. Eğitim faaliyetini dahi parasal bir eksende gören bir anlayış, "tüccar siyaset" haricinde bir şey üretemez zaten. Emeği, hakkı, insanlık onurunu kıytırık bir taşeronlaşmaya, ucuzculuk ilkelliğine kurban eder sadece. Maden ocağında ihmalden, tedbirsizlikten ve taşeronlaşmadan ölen madenciyle hamallık yaparken can veren öğretmenin kaderi aynıdır. Aslında, bu gidişle bu ülkenin sıradan insanlarının kaderleri de git gide benzeyecektir birbirine. Bakkalını kapatıp yabancı bir süpermarkette tezgâhtarlık yapanın da, tarlasını bırakmaya mecbur kalan çiftçi veya hayvan yetiştirerek geçimini sağlayamayan köylünün de kaderi aynıdır artık. Yıllar yılı "kendisine yeten ülke" olarak anılan Türkiye, buğdayı bile ithal eden, ucuz et için yurtdışına mecbur olan bir ülkedir. Ve bu duruma düşmesine sebep olanlar, hamallık yapan öğretmene de "kader" gözüyle bakacaklardır. Belki de, Milli Eğitim Bakanı'nın iki sözleşmeli kadın öğretmene söylediği sözleri sarf etmişlerdir arkasından, "Ücretli öğretmenliği seçmeyebilirdiniz." Birilerinin de kendilerine "Siyaseti seçmeyebilirdiniz" demesi gerekiyor. Tabii, Türkiye'deki sendikalar birilerinin koltuk altında gezmekten ve çok anlıyorlarmış gibi kendilerini aşan konularla uğraşmaktan fırsat bulabilirlerse ve bir öğretmenin hamallık ederken ölmesinden gerçekten de bir acı duyan birileri varsa bu sözleri de çıkar ve söylerler.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



