Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı Deniz Baykal'ın istifası sonrası ortaya çıkan tablo bir kez daha açıkça göstermiştir ki, Türk siyaseti sonuna kadar "lider odaklı"dır.
Genel Başkanlar, partilerinin adeta tek adamlarıdır. Partinin geleceği de partililerin istikbali de genel başkanın iki dudağı arasındadır. Siyasal liderler kendi konumları ile parti ve partililer arasına öylesine bir mesafe koyuyorlar ki, kendileri gittikleri zaman yerlerini dolduracak adam bulunamıyor.
CHP Genel Başkanı Baykal gitti, yerine kimin geçeceği partide krize neden oldu; kimse adayım demeye cesaret edemiyor, partililer o koltuğa layık gördükleri birinin ismini aday olarak telaffuz etmeye çekiniyor.
Son kalan çare ne: Baykal partinin başına geri dönsün!
Döner mi, döner.
Türkiye'de siyasal sistemin maruz kaldığı hastalıklı yapı, istifa etmiş, bırakıp gitmiş, artık 'kendi başınızın çaresine bakın' demiş siyasetçiyi bile geri döndürebiliyor, partisini tek kişiye mahkum edebiliyor.
Bu anlattıklarım Türkiye'deki tüm partiler için geçerli; çünkü siyasal sistemin hastalığı bulaşıcı, tüm partileri az ya da çok olumsuz şekilde etkiliyor, hastalanmalarına neden oluyor.
Hastalıklı siyasal yapının temelini "delege sistemi" oluşturuyor. Kongre delegelerini Genel Başkan ve yakın ekibi belirliyor, daha sonra bu delegeler kongrede Genel Başkanı seçiyor. Genel başkanların karşısına rakip de çıkamıyor çünkü aday olabilmek için belirli sayıda delegenin imzası aranıyor. Genel başkanın seçtiği delegelerden rakip bir siyasetçiyi desteklemesi beklenmeyeceği için parti kongreleri adeta tiyatro salonlarına dönüşüyor.
Herkesin bildiği ama görmezden geldiği bir oyun oynanıyor.
Genel başkanların kurduğu parti düzeni, kendi içinde de kastlarını oluşturuyor, genel başkana yakın olan ekip adeta politbüro gibi hareket ediyor; milletvekillerinin, belediye başkanlarının ve diğer siyasi koltukların belirlenmesinde söz sahibi oluyorlar.
Genel başkanın tam hakimiyet kurduğu, içinde muhalefet ve farklı düşünce barındırmayan, kendini yenilemeyen, gençlere kapısını açmayan siyasi partiler, kısa zamanda hantallaşıyor, ülke meselelerine çözüm üretmek yerine kişisel çıkarların/hazların peşinde koşulan bir yer haline geliyor.
Türkiye 21. Yüzyılda mevcut siyasal sistemiyle uluslararası alanda rekabet edemez, ülkesini kalkındıramaz, halkının yüzünü güldüremez.
Ülkemizin siyasal sistemi askeri vesayet rejiminin kalıntılarından temizlenmeli, genel başkanlara adeta padişah yetkisi veren düzenlemelerden arındırılmalı, sivil toplumun, akademinin ve medyanın siyasete destek verdiği yepyeni bir düzen kurulmalıdır.
Siyaset rekabete açılmalı, farklılıklara tahammül edilmeli, siyaset rant elde edilen yer olmaktan çıkartılmalıdır.
Siyasal sistem, siyasetin çözüm üretme kapasitesini artıracak şekilde yeniden kurgulanmalı, hastalıkları tedavi edilmelidir.
Bunu kim yapacaktır peki; siyasal sistemin hastalığından beslenen iktidar ve Meclis'te grubu bulunan muhalefet partileri mi?
Siyasal sistemin hastalığından, zayıflığından, düşkünlüğünden beslendikleri için böyle bir girişime sıcak bakmayacaklardır. Sıcak bakmadıkları için de zaten son yıllarda yığınla yasa değişti, demokratikleşme yolunda adımlar atıldı ama siyasal sisteme dokunulmadı, siyasetin demokratikleşmesi için hiçbirşey yapılmadı.
İstiyorlar ki, genel başkanların hükümranlığı sürsün.
İstiyorlar ki, delege tiyatrosu devam etsin, eleştiri yapılmasın, mutlak itaat esas olsun...
İyi de buradan memleketin hayrına bir şey çıkar mı, böyle bir yapı milli iradeyi temsil etmede başarılı olabilir mi?
Baykal'ın gidişi, Türkiye'nin siyasal sistemindeki hastalıklı yapıyı tartışmak ve hastalığın tedavisine başlamak için fırsat olarak görülmeli. Bu yapılmaz ise en büyük zararı siyaset kurumu görecek; toplumun güveni kaybolacak, itibarı iyice azalacak, imajı zedelenecek, bir süre sonra da varlığı tartışılmaya başlanacaktır!


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



