Ekim Kasım aylarıyla birlikte kültür faaliyetleri canlanır, çünkü okullar açılmış, insanlar tatil bölgelerinden dönmüştür. Yaz boyunca üretilen veya yayına hazırlanan sanat ürünleri seyirci ve okuyucu topluluklarıyla karşı karşıya gelir. Ülkemizde çoğu zaman bütçe hazırlıklarıyla bu faaliyetler aynı döneme rastladığı için, siyasette de olağanüstü bir canlılık görülür.
Bu yıl her yılın siyaset gündeminden daha hareketli bir tartışma atmosferi var. Yaz boyunca önce Suriye ile sınır meseleleri çözüldü, ardından Ermenistan'la daha önce imzalanan protokol gündeme geldi ve Azerbaycan bunu engellemek için her türlü entrikaya baş vurarak Aliyev iktidarı için kaybettikleri Karabağ'ı Türkiye'nin onlara teslim etmesi için her türlü pazarlık yolunu kullandılar. Cumhurbaşkanı Elçibey'i devirmek için savaş sırasında hükümet darbesi yapan Haydar Aliyev ile oğluna inanan kadrolar, iktidarları için Karabağ'ı satmışlardı.
Son günlerde, Türkiye tarafından yaptırılan Şehitlik yanındaki camiyi tamirat gerekçesiyle altı ay ibadete kapatmaları yetmiyormuş gibi, bir de ezan seslerini susturma çabalarına giriştiler. Bunları doğru değerlendirebilmek için, Denktaş yönetimindeki KKTC'yi hatırlamalıyız. O da 200 binlik bir nüfusla 70 milyonluk bir ülkenin iradesine ipotek koymaya çalıştı.
Bu ülkedeki kısır siyasetin gündemi ile büyük Türkiye için hamle imkânları aslında çok ve çeşitli yorumların konusu olabilmektedir. Hiçbir alternatif görüş getiremeyen parlamentodaki muhalif partilerin yetersizliği, hükümetin de hareket alanının daraltmakta ve hata yapma korkusuyla halkın ve bazı iç-dış güçlerin tepkisini çekmemek için yapılması gerekenleri ertelemektedirler. O yüzden bu ülkenin aydınları da bu dönemde daha duyarlı ve aktif olmalıdır.
Demokratik açılım çabaları
Bir ülkenin kendi halkına statükoyu korumak ve menfaatlerini kollayan rejimi sürdürmek adına her türlü haksızlığı ve yoksunluğu layık görmesi, Jön Türklerden beri bizdeki jakobenlere özgü bir duyarsızlıktır. İttihatçı ve Cumhuriyetçi adlarını benimseyen siyasi kadrolardan CHP ve MHP'nin devleti korumak adına bunu 21. yüzyılda bile sürdürmesi anokranik bir despotluktur. 1940'lı yılların dünya konjonktürüne paralel görünen despotizmi en milli ve çok tabii bir yönetim anlayışı gibi gören ve bu anlayışla örgütlendikleri ortaya çıkmış olan Ergenekon gibi yapılanmaları savunmaya kalkacak kadar kendilerini kaybetmiş olan bu siyasi kadrolar, milleti de kandırma çabalarına girmişlerdir.
Savunulacak bir yanı olmadığı ortada olan her türlü darbe yanlısı insanların avukatlığına soyunanların bu ülkenin halkına ve çeşitli inanç gruplarına saygı duymasını beklememek gerekir. O yüzden bu insanlara göre Kürtler Türk olmalı, Aleviler Sünni ve Sünniler de laik tabii... Derin devletin bu emirlerine karşı çıkanlara vurulacak yafta hazırdır: Vatan haini...
Nâzım Hikmet'in bu adla bir şiiri var; o zaman canını kurtarmak için yurt dışına kaçmak zorunda bırakanların kendisine vatan haini demesine kızarak onların yaptıklarını sıralar ve aslında vatan haini olanların kendisine bunu yakıştıranlar olduğunu haykırarak ifade eder. Bu adamların günümüzdeki CHP ve MHP'nin sözcüleri olduğu söylemeye gerek de yok. Sanki o günlerde Nâzım Hikmet'i hapseden DP'dir de af kanunu ile serbest bırakan CHP'dir...
Bu arada, Demirel destekli yeni bir muhalefetin Hüsamettin Cindoruk-Mesut Yılmaz ve bir kısım oportünist sosyal demokratları toplama teşebbüsü, Aydın Menderes'in ifadesiyle tam bir "Çakma Demokrat Parti" oluşturmuştur. Halk, bunların topunu birden ilk seçimde sandığa gömecektir. Abdüllatif Şener ile Mustafa Sarıgül'ün kurdukları partiler de iktidarın değil, muhalefetin alternatifleri gibi görünmektedir. Milli ve yerli bir tavır daha genç kadrolardadır.
Elbette ve özellikle üç aydan beri tartışılan ve demokratik açılım sözleriyle CHP ve MHP'nin ön yargılı muhalefet çabaları gerginliği artırıyor. Bütün bunlara kayıtsız şartsız karşı çıkan bir muhalefetin sağ duyusunu yitirdiğinden kimsenin şüphesi yok. Öte yandan, Habur kapısından giren Mahmur Kampı sakinleriyle Kandil dağından evlerine dönmeye çalışan insanların DTP şovlarıyla karşılanması da tabii olarak halkın bir kısmını ön yargılı muhalefete hak verdirecek duruma getirdi. Çıkmaza giren bu açılım faaliyetlerinin Irak ve İran'la birlikte Yunanistan'ı da içine alacak bir genişliğe ulaşması, Abdullah Gül ile Davutoğlu'nun oluşturduğu politik tavrın sonucudur ve ABD ile İsrail'in bölgedeki başarısızlıklarından güç almaktadır. Bunu statüko partilerinin kavraması ve bu tarihi fırsatı değerlendirmesi mümkün değildir. O yüzden gündemde kalmak için konuşmaları, asıl yapılması gerekenleri unutturmaktadır.
Bu fırsatların iyi değerlendirilmesi, yalnız politikacıların değil, aydın ve sanatçıların da bu sürece duyarlı olmasını gerektiren bir tarihi fırsattır ve bu günümüzün en önemli meselesidir. Çünkü tarihimizin dönüm noktalarından birinde bulunuyoruz ve bu yeni dönem aslında 1974 yılındaki Kıbrıs Harekâtı ile başlamıştır. 12 Eylül ve 28 Şubat darbeleri olmasaydı bu ülke daha büyük hamlelerle bu türden açılımları çok önceden başlatacak ve bölgemize barış çok önceden gelecekti. Demek ki her şeyin bir "vakt-i merhunu" varmış ve bugün yaşıyoruz.
"Yurtta sulh cihanda sulh"
Atatürk'ün yaşadığımız bölge ile ilgili olarak temel politik tutumlarından birinin bu dört kelime ile ifade edildiğini biliyoruz, bizim gençlik yıllarımızda bu dört kelimelik sloganın pek çok yerde aslı olduğunu da hatırlıyoruz. "Yurtta Sulh Cihanda Sulh"... Fakat Atatürkçülüğü kendi küçük hesapları için kullanmaya çalışanlar bu sloganı da pek çok gerçek gibi saklamaya ve çatışmacı-gerilimci bir anlayışı devlet yönetimine egemen hale getirmeye çalıştılar.
O yüzden olacak; MGK toplantılarının generaller tarafından gündemi belirlendiği dönemlerde, bu türden iddialar sürekli gündem maddesi olarak görülüyordu. Sanki bazı güçler açık açık bu ülkenin halkına ve onun seçtiklerine şunu söylemek istiyorlardı: Sizin hiçbir meseleniz bizim umurumuzda değil, bizi ilgilendiren bu iç ve dış düşmanlardır, bunun için bize her türlü ödeneği tahsis etmelisiniz, yoksa bu ülke cehenneme döner...
Askerlerle halkın gündeminin aynı olmadığı çok az ülke vardır; bunun temel sebebi darbeci zihniyettir. Çünkü onların çıkarı bu ülkenin sürekli olağanüstü hal içinde bulunması ve kendilerinin inisiyatifine bu ülke insanlarının mecbur ve muztar kalmasıdır. Başka türlü bu atanmış ve sivillerden başka türlü bir zihniyetle yetiştirilmiş askerlerin sivillere egemen olması mümkün değildir. Bunun için ne yapılması gerekiyorsa yapılmıştır; zamanla anlaşılıyor...
1957-2007 arasında sadece kendilerini bu ülkeyi yönetenlere egemen hale getirebilmek için TSK'nın bütün imkânlarını kullanan bazı generallerin iç ve dış düşman üretebilmek için ellerinden geleni yaptıklarını biliyoruz. Yalnız darbe teşebbüsleriyle değil, terör örgütlerinin yapılanması ve silah kaçakçılığıyla uyuşturucu ticaretinde bazı güvenlik güçlerinin bilgisinin olduğu yönünde çok kuvvetli iddialar var. Bunların bir kısmı PKK ile de bağlantılı oldukları için, Ergenekon Örgütü ile ilgili dava duruşmaları bitmeden hiçbir şey tam olarak anlaşılamayacak görünüyor. Aslında bu duruşmaların bir yanı devletin yasa dışı yapılanmalarının üstüne gitmesidir ve bu konuda ortaya çıkan iddiaların üstüne gidilmesi gerekmektedir.
Özellikle 27 Mayıs'tan sonra bu "Yurtta Sulh Cihanda Sulh" sloganının yazılı olduğu posterler ve levhalar yavaş yavaş ortadan kaldırıldı ve 28 Şubat'tan sonra da şöyle bir levha orduevleri ile bazı askeri birliklerin duvarlarına asıldı: Orduya sadakat şerefimizdir...
TSK, korucularla birlikte bir milyon nüfusa sahip, NATO'nun ABD ordusundan sonra en güçlü ordusu olmasına rağmen, Genelkurmay eski başkanı Yaşar Büyükanıt'ın üç ay önce bir televizyona verdiği mülakata göre PKK'yı bitiremez ve onun yaptığı maliyet hesabından ötürü de profesyonel bir orduya dönüşemez. Bu ülkenin yaşadığı güvenlik meselesi öyle bir çıkmaz ki, anlayabilene aşk olsun...
Kısacası, bazılarına göre dört yanımız o kadar çok iç ve dış düşmanla çevrilmiş ki, biz bunlarla kat'iyyen baş edemeyiz; o yüzden bütün evlatlarımız asker olmalı, bütün vergilerimiz TSK inisiyatifine bırakılmalıdır, yoksa bu cennet vatanda yaşayabilmemiz mümkün olmaz.
Artık bu türden söylemlerin inandırıcılığı kalmamış ve TSK'nın bazı görevlileri de kendilerine verilen emanetleri iyi kullanamadıklarını ortaya koymuşlardır. Bu türden asalakların temizlenmesi TSK'yı zaafa uğratmaz. Güçlü Türkiye belki o zaman güçlü ordusuna kavuşur.



Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



