Hükümetin sanat alanını sınırlandırmasıyla, sanatın, hükümetin yetki alanını genişletmesi şeklinde bir resmi dünya sinemasına hediye etti, İran...
İslam İnkılabı öncesi sinemanın içine düştüğü durum; şiddet ve cinsellik sarmalında can çekişen bir haldeydi. O dönemde Türkiye sinemasında da etkisi görülen bu yöneliş, İnkılap ile beraber tam tersi bir istikamete meyletti. İnkılap, - birçoklarının beklentisinin aksine- sinemayı reddetmedi. İslami değerlere uygun ya da İslamî ve insani değerlere aykırı olmayan bir sinema oluşması için düzenlemelere gitti. Modern literatür ile 'sansür' olarak nitelendirebileceğimiz bu düzenlemeler sebebiyle İran'ı terk eden sinemacılar oldu. Ancak ilginç bir şekilde İnkılabı desteklemeyen birçok yönetmen de İran'da, kendi topraklarında kaldı.
Mesela Abbas Kiyarüstemi, İnkılap taraftarı olmayan ama hakaret de etmeyen ve eserlerinde de bu üslubunu koruyan bir isim. Yeni İran Sineması'nın en önemli isimlerinden olan Kiyarüstemi, İran'dan ayrılmayı 'köklerinden uzak kalmak' olarak nitelendiriyor ve 'kalarak', dünyanın en özgün sinemalarından birinin mimarları arasında yer alıyor.
İran İslam Cumhuriyeti'nin sinemaya yaklaşımı bugünkü İran sinemasını doğurmuş değil elbet. Ama Yeni İran Sineması'nın doğmasının en başat adımını atmıştır. Kadim bir kültür-sanat geçmişi olan İran'da, bu birikimin sinemaya yansıması bu bakımdan 'sansür sayesinde' olmuştur. 'Sayesinde' ifadesinin absürt durduğunu düşünebilirsiniz. Belki de öyle. Ancak İran'da ortaya konulan sinemayı farklı kılan da bu işte.
Resmi daha doğru okumak açısından meselenin şu boyutunu da vurgulamak gerekir ki; İran'da hükümetin yasakları/kısıtlamaları ilk günkü haliyle kalmamıştır. Sanat denen alanın, tarih boyunca, kendisine çizilen herhangi bir sınır içerisinde sabit kaldığı vaki değildir. Bunun en yakın örneklerinden biri de İran'da yaşanmıştır.
Örneklerle durumu netleştirelim...
İnkılap sonrası ilk dönemde kadının yüzünün yakın plan (baş plan veya daha yakın) olarak verilmesi yasaktı. Ancak daha geçtiğimiz ay Tahran sokaklarında gördüğüm film afişlerinin birçoğunda kadınların resimleri yakın plan olarak kullanılmıştı. Yine inkılabın ilk dönemlerinde oyuncu kadrosunda hiç kadın olmayan filmler de olmuştur (Kufe gibi). Bugün ise kadınlar İran filmlerinin vazgeçilmez öğesi. Özellikle gişe filmlerinde kadınlar şehrin ve hayatın vazgeçilmez bir unsuru olarak gösteriliyor. Ki, zaten öyledir de.
İlginç olarak İslami konulardaki hassasiyet primitif çözümler/fetvalar üretilmesine de yol açmış. Genellik kazanmamakla beraber bazı bölgelerde karı-koca rolünü üstlenen oyuncuların film bitene kadar evlenmesi formülü ortaya atılmış. Rijit olan bu örnek tek başına mühim bir şey ifade etmese de benzeri örneklerle birleştirilince sanatın, kendisine çizilen alanı, kendi şartları ile nasıl genişlettiğin ortaya koymaktadır.
İran sinemasını dünyanın diğer bütün sinemalarından ayrı tutan noktalardan biri olarak, sinema için konular kuralların, sinemanın/sanatın kendi kuralları ile evrilmesini gösterebiliriz.
Buradan kendimize nasıl bir pay çıkarabiliriz? Türkiye'de de mi sansüre/kısıtlamaya gidilsin?
Sorular çoğaltılabilir, cevaplar keskin ve aceleci olabilir. Ancak kesin olan bir şey var ki, sinemamızın gelişmesi için yeni bir şeyler yapılmalı. Bu yeniliğin mevcut şartlar içerisinde olması çok mümkün görünmüyor.
Ülkemiz insanının ve elbette sinemacılarının geçmişi ile barışık olması başlıca unsur. Sonrasında ise bir sansür olmasa bile sinemacıların kendilerine uygulayacağı bir otokontrol ya da yönlendirme ile yeni arayışlara girişmesi gereklidir.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



