24 Şubat Cumartesi günü Eğitim-Bir Sen’in düzenlediği panelin konusu “Sivil Toplum Kuruluşları ve M. Akif İnan” idi. Üç sivil toplum örgütü temsilcisi yanında üniversiteden Prof. Dr. Hüseyin Yıldırım ve bendeniz konuşmacılar olarak bulunduk. Panelde, özellikle işçi ve kamu çalışanlarını temsilen sendikaların güncel sorunları da dile getirildi. Burada bu sorunlar üzerinde durmayacağım. Bir süredir, üzerinde umutla endişenin, hatta kuşkunun atbaşı belirginlik kazandığı sivil toplum kuruluşları kavramının irdelenmesi gereğine bir nebzecik dikkat çekmeye çalışacağım. Gerçekten sivil toplum kuruluşları kavramının umut doğuracak yönde algılanmak istenmesiyle uygulamada ortaya çıkan örneklerin görüntüsü bulanık bir ortamı işaret eder niteliktedir.
“Sivli toplum” kavramı, tarihsel gelişimi açısından batı toplumları için birtakım değerlerin ortak payda oluşturmalarında açıklayıcı bir anlam üstlenmiş, belli ölçüde somut karşılıklara da denk düşmüştür, denebilir. Düşünsel (felsefi, siyasi, toplumsal ve kültürel) anlamda, “sivil toplum” kavramının karşıt seçeneği “askeri disipline dayalı toplum” örneğini somut olarak karşılayan iki yapı vardı: Atina site-devleti (polis) ve sparta (İsparta) site-devleti. Nitekim Platon ideal yönetim ve toplum tasarımını ortaya koyarak (Devlet/Politea, Yasalar/Nomoi diyaloglarında olduğu gibi) tartışır, siyaset, toplum ve devlet felsefeleri alanında görüşlerini geliştirir ya da değiştirirken somut örnekler olarak Atina ve Sparta site-devletlerini hep zihninde mahfuz tutmuştur. Eğilimi ağırlıklı olarak Sparta, yani askeri disipline dayalı toplumsal ve yönetsel bir örgütlenmedir. Ama ethik erdemi özümlemiş bir kentsoylu (aristokrasi) yönetim biçimi Platon’un iç dünyasında devirip durmuştu.
Öte yandan Ortaçağ Feodal Avrupa’sında, skolastik düşünceden önemli ölçüde beslenen ve etkilenen dünya görüşü bağlamında sınıf yapılarının hiyerarşisi içinde gücün yoğalımını (terakümünü) sağlayan kendine özgü “sivil toplum kuruluşları” olarak “Lonca”ları zikredebiliriz.
Maksadımız bu örnekleri tartışmak değil, bunları akılda mahfuz tutarak “sivil toplum kuruluşları”nın yeniçağlarda ve günümüzde işaret etmek durumunda bulunduğu olgu ve hususları yeniden irdelemektir. Bu bağlamda, “sivil toplum”, artık “askeri disipline dayalı toplum”un karşıt seçeneği değildir. Çünkü temel belirleyiciler köklü bir farkı işaret ederler. Bu belirleyicilerin başında “özgürlük” ve “birey” ile “kamu yararı”, bunlara bir anlamda sınır olan hukuk devleti ve demokrasi olguları bulunmaktadır. Demek oluyor ki sivil toplum kuruluşları, kamu yararı özlü, hukuk devleti ve demokrasi sınırı içinde bütüncül bir işlev üstlenmek durumundadırlar. Özgürlük ve birey olguları, sivil toplum kuruluşlarının doğrudan özlerini oluşturmazlar, ama bunlara duyarsız kalması da sözkonusu değildir. Sivil toplum kuruluşlarının konumunu amaçladıkları ve gerçekleştirmeyi hedefledikleri özleri belirlerken, bu konumun kendiliğinden “iktidar” olgusuna bakışlarını da tayin eder. Dolayısıyla sivil toplum kuruluşları iktidarın sahibi, ortağı veya destekçisi gibi işlevler sütlenmeyi hedefledikleri anda, hukuk devleti ve demokrasi çerçevesini zorlamak durumuyla karşı karşıya kalırlar. Oligarşiden plutokrasiye kadar bir tür kapalı siyasi rejimin kurucu aktörleri olmak gibi, özlerini yadsıyan birrolü oynamaya koyulabilirler.
Özetle, Türkiye’de sivil toplum kuruluşlarının kendi özleri bağlamında amaçlarını doğru tanımladıkları ve asli rollerini tam olarak gerçekleştirdikleri konusu, doğrusu bir hayli bulanık görünüyor.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için



