Maalesef açılımlarını akil adamlarla ve devlet adamlarıyla yürütmek yerine 'ben yaptım oldu' modelinin ve tarzının tezahürü olarak sanatçılarla götürüyor. Seda Sayan, Hülya Avşar ve diğerleri. Bazıları da bu manzara karşısında 'boş ver onları. Onların gazını alıyor' diyor. Demek ki, Şark meselesini halletmek diye bir dertten ziyade bu yolla veya açılım tarikiyle sanatçıların da dahil edildiği bir kakofoni ve karnavalla birlikte AKP'nin iktidarda kalma sürecini uzatmak için gereken yolları ve taşlarını döşüyorlar. Bu arada akıllarının bir köşesinde de 'iktidarda kalarak meseleyi çözersek ne ala' diye bir mülahaza var. 'İstim arkadan gelir' yaklaşımı. Aynen başörtüsü meselesindeki yaklaşımları da böyleydi. Bu anlayış için, önemli olan iktidar gerisi ise teferruattır. İlke ve tutarlılık, insanı zora sokar. Siyasi istikbalini karartır. İyisi mi, çaktırmadan köşeyi dönmek. Bazıları da bunu makus hale getirerek 'önemli olan vatan ise gerisi teferruattır' diyorlar. Kendilerini vatanın yerine ikame ediyorlar. Dolayısıyla halk da bu kavgadan bezmiş bulunuyor. Kendilerini iktidarda tutacak her türlü populizme pupa yelken kanat açan mutlak iktidarcılarla, 'önemli olan vatandır gerisi teferruattır' diyenler veya eski tüfekler arasında zaman zaman bir gerilim hattı oluşuyor. Mutlak iktidarcıların sağı solu yok ve darası alınmıyor. Güçten hoşlanıyorlar ve birilerini kapı dışarı etmekten de fevkalade haz alıyorlar. Önce gazeteci milletine gürlediler ve patronlarından icaplarına bakılmasını istediler. Gazeteci milleti arasında önce bir vaveyla ve gürültü koptu. Liberallerin gururları incindi ve meseleyi bir iki tepki ile savuşturdular ve geçiştirdiler. Yoksa basın tarihinde böyle bir vaka daha önce hiç yaşanmamıştı. Buna rağmen, çoğunluk sineye çekti. Ardından Başbakan Londra'da içimizdeki 'kaçak Ermenilere' gürledi, gözdağı verdi ve kapıyı gösterdi. Acaba bu da başka bir one minute midir? Türkiye'de 100 bin kaçak Ermeni göçmeni olduğunu söyledi ve gerekirse bunları sınır dışı edebileceklerini ima etti. Mesajı alınsın isteniyordu.
Süreç baştan sona hatalı idi. Başlangıç noktası hatalı olunca açı büyüdükçe süreç içinde hatalar da iyice açığa çıkıyor. Başlangıç hata olduğu gibi süreç de hatalı olarak gelişki. AKP'nin başkalarının ittirmesiyle ve Yukarı Karabağ'la alakalı belirsiz politikaları sonuçta Ermenilerin tuzağına düşmesine yol açtı. Tuzağa düştükten sonra da bundan tehditle veya efelenmekle kurtulmak istediler ama çırpındıkça da batıyorlar. Ya sözel olarak aldıkları taahhütleri yazılı hale getireceklerdi ya da yazılı bir protokol imzalamayacaklardı. Ülkeden ülkeye anlaşmalar güvene dayalı olmaz anlaşmaya dayalı olarak yürür. 12 Eylül rejimi de General Rogers'ın dolduruşuna gelmişti. Özellikle de konu İsrail veya Ermenistan ise. 'Merkebini dövemeyen semerini dövermiş' şimdi de AKP kurmayları hıncını maişet derdi için Türkiye'ye gelmiş Ermenilerden çıkarmaya çalışıyor. En azından sözün yankılanması ve algılanması böyle. Esasında bu açıklamalar da, Ermeni tezlerine karşı cepheden bir katkı olmuştur. Gerçekten de bir yazarın dediği gibi açıklamanın kaynağı; ağzından çıkanı kulağı duyuyor mu? Duymuyorsa bu ne biçim devlet yönetmektir? Burada da tutacakları yol bellidir. Şivan gibi bir de Aznavur'u bulurlar ve iki parça seslendirerek finali tamamlar ve hitamı yaparlar. Helal olsun adamlar marifetli. Deprem diplomasisi, kriket diplomasisi, otobüs diplomasisi ve ilahiyat diplomasisi derken bir de karşımıza sanat alemi ve sanatçı diplomasisi çıktı. Bir de bu diplomasi tarzı eksikti. Koprayt hakkı da varsın AKP'nin olsun.
Mesele sanat diplomasisi olunca açılımların biri gidip biri geliyor.
En son Kibariye eşliğinde Roman açılımını da gördük. Biri olmayınca devreye diğeri giriyor. Böylece 'dön baba dönelim' misali açılımlar hiç eksik olmuyor.
Arapça da 'yüzyılın eskittiğini, harap ettiğini doktor veya attar iyileştiremez' diye bir söz var. Esasında ilişkileri geren Ermeni diasporası ve Ermeni yönetimidir. Lakin iktidar temsilcilerinin de barış masasında kavga çıkartmaları yanlış yere oturduklarının göstergesidir. Bunun sonucunda 'eşeğini dövemeyen semerini döver' meseli çerçevesinde garip gureba ve fakir fukarayı hedef almaları da şık olmamıştır. Daha önce Milli Gazete sütunlarında yazdığımız gibi maalesef bu zevat açılımı götüremediği gibi kavgaya da dönüştürmüştür. Halkımız bu acemi ve zoraki diplomatlar yüzünden iki arada bir derede kalmıştır. Daha dün veya bir iki ay önce devlet kurumları arasında çekişme olduğunu söyleyenler ve İspanya'daki başbakanın gıyabında bu gerilimleri yatıştırmak için genelkurmay eşiğini aşındıranlar bugün koro halinde 'kim dedi, yok öyle şey. Devlet erkleri ve erkanı çakı gibi sağlam. Kimsenin kimseyle alıp veremediği yok' diye racon kesiyorlar. Sanki iftiraya uğramışlar. Demek ki patırtı gürültü havasında içeride karşılıklı muhabbet ediyorlarmış. Gerçekten de üsttekiler halkla uzlaşmak yerine pekala kendi aralarında anlaşmayı daha kolay beceriyorlar. Onların tümü için mesele iktidarsa halk teferruattır. Yeni mod ve hava şu: Çek bir açılım ve birkaç da sanatçı ayarla yap yeni bir politika veya numara! O biçim göz boyama. Halkın durumu ise bir Arap meselini hatırlatıyor: Kemen yesteciru birramdai mine'n nari. Yani ateşten kaçarken kaynar kazandan medet uman adamın hali gibi. Bizde buna 'yağmurdan kaçarken doluya tutulmak' diyorlar. Hani bir zamanlar sloganımızdı. Şimdi hatırlamanın tam vaktidir: Kurtarıcılardan kurtulmadıkça kurtulamayız.



Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



