Kültürlerin dili:
Bilmem hiç Sirtaki seyrettiniz mi? Biraz bizim hora tepmeye benzer, ama pek de öyle değildir. Küçük küçük adımlarla koşarsınız, ara sıra tekme gibi bir şey atarsınız, sözde omuz omuza tutunursunuz, ama o destek sürekli kırılır, ayrılır. Bıktırıcı bir tempo kendini tekrarlar durur. Yine aynı, yine aynı, adeta bıkmadan kayalara vuran küçük dalgaların temposu gibi…. Derken Sirtaki yapanların halkası artar, oyun o kadar basit ve yeknesaktır ki, herkes bir kere denemek için katılır, bir bakarsın halka, çaktırmadan genişlemiş, epey alan kazanmış. Arada bir, bu yeknesaklığa renk katmak için biri ortada durur, habire tabak kırar, onun sebebini, nedenini de bilmezsiniz.
Şimdilerde İstanbul ve İzmir taverna ve lokantalarında Sirtaki oynamak moda oldu(!). Biraz içki alan atıyor kendini ortaya “Sirtaki oynamaya”. Milletçe, Yunanlıları ne kadar sevdiğimizi ve onlara hayran olduğumuzu kanıtlamaya çalışıyormuşuz. En azından, T.C. Dışişleri Bakanı, son AB toplantısında bunun böyle olduğunu alımlı Yunan bayan Dışişleri Bakanı Bakayonis’e birçok güzel iltifat arasında böyle izah etmiş diyorlar.
Türkiye’nin AB müzakerelerinde açılan ilk fasıl konuşmaları epey hadiseli ve can sıkıntısı ile başladı. İlim ve Araştırma gibi en kolay olacağı düşünülen bölümde Güney Kıbrıs Rumları, Yunanlıların talimatları ve rehberliğinde başlattıkları “Veto” manevrasını sonuna kadar sürdürdüler. Tekrar, tekrar, bıktırana kadar aynı tempo ile aynı talep ve istekleri tekrarladılar, yani tam bir Sirtaki Diplomasisi uyguladılar.
Dozunu fazla kaçırıp da tabak kırmalarda iyice saçmalayınca bazı tepkilerle karşılandılar, ama yine de çaktırmadan alanlarını genişletmeyi başardılar. Tıpkı Sirtaki dansında olduğu gibi. Sonunda isteklerine epey yaklaştılar.
Ağzı güzel laf yapan Bakayonis de doğrusu çok iyi iş çıkarttı bu toplantıda. Hele hele kendisinin Selanik’te daha yeni açtığı Pontus Soykırımı Anıtı saçmalığına karşı Türk Dışişleri Bakanından tepki yerine büyük iltifat görünce, kendi bile şaştı bu işe. Herhalde Türklerin hakikaten Yunanlılara “hayran olduklarına” o bile inanmaya başladı. (Ben de, Türk kültürünün iyice değişmeye başladığına inanmaya başladım.)
Yeni Soykırımı Anıtı:
Pontus Soykırımı Anıtı nedir demeyin. Bu proje “yeni Bakan Bakanyonis’in bebeğidir.” Adını tarihe geçirmeye ve kendine bir proje bulmaya kararlı ve politik hırsı yüksek, Bakonyanis hanım, 1915’lerde bir “Pontus katliamı” olduğunu iddia etmektedir. Yunan Başbakan ve bazı bakanlardan kendisine destek gelince, kollarını sıvayıp bir Pontus Soykırımı Anıtı diktirerek, açılışını yapıvermiştir. İşin hakiki yönü ise başkadır:
* Birinci Dünya Savaşında Osmanlı İmparatorluğu çok zor bir durumdadır. Birçok cephede savaşmakta ve yenilmektedir. Ülke parça parça işgal edilmektedir.
* Bu arada kuzey ve doğuda Rus, güneyde de Fransız ordularına yardım ve yataklık edip, 5’inci kol olarak çalışan, köy basan ve insanları katleden Ermeniler dış yardımlarla epey toprak elde etmişlerdir.
* Bu şartlar altında durumdan vazife çıkartan Rumlar iki şeyi birden yapmaya kalkmışlardır: (1) Ege’yi işgal ederek eski ‘Megalo İdea’yı, yani Büyük Rüya ve Amacı gerçekleştirmeye çalışmışlardır. Bu konuda İngilizlerden büyük destek ve yardım almışlardır. (2) Bu kargaşa ve fırsattan yararlanarak Karadeniz ticaretinde onlara çok yardımcı olabilecek kıyı ve limanları (Sinop’tan Trabzon’a kadar) eski-Milad öncesi yaşamış sözde Pontus Krallığını yeniden kurmak için talep etmeye başlamışlardır. Yani ‘Megalo İdea’nın bir de gölgesini veya ikizini oluşturmuşlardır. Israrla, buraları istemişler ve sonunda zaten Osmanlıyı yıkmaya kararlı olan İngiliz ve Ruslardan destek alarak çete hareketlerine başlamışlardır. (Bugünün deyimi ile terörist faaliyetlere). Zaten komitacılıkta ve arkadan vurma olaylarında deneyimli ve ünlü olan bu Yunan asıllılar, amaçlarına ulaşmak için, pek çok Müslüman Türkü katletmişlerdir. Pontus taleplerini, Sivası ilini de içine alacak kadar genişletmişlerdir.
* Sonunda Vatan, Namus ve Yaşam azmi ile şahlanan Milli direniş ile Türk Milleti inanılmaz bir İstiklal Savaşı vermiş ve vatan topraklarını bütün iç ve dış düşmanlardan kurtarmıştır.
* Bu arada fırsatçı hain komitacılar ve çeteciler püskürtülmüş ve onlara gereken dersler verilmiştir. İşte Bakayonis hanımın Soykırım diye feryad ettiği olay ve yaptırdığı anıt bu insanlar içindir. Ama, bu aymazlığa karşın, Türk politikacılardan sadece iltifat görmüştür. (Herhalde, AB temsilcilerinin ve özellikle Yunanistan’ın gönlünü hoş tutmak için olsa gerek) Dünya ve Türk medyası da buna şahit olmuşlardır.
Şimdi sormak lazım: Yunanlılar diretmiş, Rumlar dayatmış, Veto hakkını sonuna kadar kullanmışlar. Bunda şaşılacak birşey var mı? Neticede onlar kendi Sirtaki Diplomasilerini başarı ile yürütmüşler. Ama biz ne yapmışız?
Sahnede Tempo Tutanlar:
Tabii, diğer AB devletleri de büyük bir dikkat ve zevkle olayları takip etmişler. Senaryonun nasıl gelişeceğini belli ki onlar da merak ediyormuş. Oyun iyi sergilenmeye başlayınca belli aralıklarla onlar da olaya karışmışlar. “İyi polis, kötü polis” manevraları yapılmış, derken Türkler iyice köşeye sıkıştırılmış.
En başta, Türkler “rest çekme manevralarına” başvurmuşlar. Ama bu daha çok içeride Türk halkını tatmine ve sakinleştirmeye yönelik manevraymış. Bazı kesimlerden sonuç da alınmış. Mesela, olayları pek takip etmeyen ve bilmeyen guruplar: “Bak, gördün mü, sayın başbakan nasıl posta koydu?” veya “Bak, sayın dışişleri bakanı nasıl direndi, uçağa binmedi” falan diye öğünüp, sevinmişler.
Ne yapsın, biçareler, bilmezler bu “orta oyununda” oynanan peşrevleri.
Daha deneyimli olanlar ve yabancı basın ise: “Bu sahneler 3 Ekim’de de yaşandı. Uçak hazır, diğer şeyler sadece mizansen” deyivermişler, hem de açıkça. Haklıydılar. Haklı da çıktılar.
İkinci sahne, herkesin Lüksenburg’da toplanması, çekişmesi, sözde gergin anlara, falan, gıy- gıy- gıy, çal Sirtaki müziği çal, daha “Harman Dalı’na veya Ege Zeybeği’ne zaman var.”
Ege Zeybeği için, ilk defa onun kurallarını bilmek, adımlarını iyi hesaplamak lazım gelir, öyle tepinircesine koşmak ve tekme atmakla oynanmaz bu oyun. Bir de onu kalıbına uydurmak, havasını yansıtmak gerekir. Zira, kendine güvenen, dik duran, kimseye müdanası olmayan bir hava yansıtmalı Ege Zeybeği. Bunu oynayacak kimse yok ki ortada. Yani, bilmiyorlar, rast gelmemişler, öğrenememişler veya unutmuşlar demek gerekir.
Üçüncü sahne: Türkler haklı ve mantıklı buldukları bir direnişe geçiyorlar. “Siz AB ülkeleri” diyorlar, bizden limanları açmamızı ve hava limanlarına izin vermemizi ve tüm Rum gemi ve uçaklarının rahat hareketini sağlamamızı istiyorsunuz. Biz bunu yaparsak siz de verdiğiniz sözleri tutup, KKTC üstünde izolasyon ve yasaklamaları kaldıracak mısınız?” Cevap hiç gecikmeden geliyor:
* Bunların ikisi aynı şey değil. Sizin yapmanız gereken hukuki bir mecburiyet, bizim sözümüz ise siyasi bir olay” Güzel mi? T.C. yetkilileri aldılar mı cevaplarını?
Bir yıldır, bütün Türkiyede çeşitli kesimler “sakın ek protokolu imzalamayın, ellerinize, ayaklarınıza pranga vurmayın” diye yazıp, çizdikçe, Hükümet halka inat ve halktan gizli olarak bu protokolu imzaladılar. Sırf AB ülkelerini memnun etmek için, sırf Yunanistan ve Rumların “veto”sunu durdurmak için. Oldu mu? Başarabildiler mi? Tabii ki hayır!
O halde ne yapacaklar şimdi? Sirtaki oyununa mı katılacaklar? Yoksa, Ege Zeybeğini öğrenmeye mi başlayacaklar?


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için



