Bülent Ersoy – İskender Pala’ya
Bu hafta içinde (21 Nisan 2008), bir televizyon kanalında tesadüfen okul-öğrenci ilişkisini konu alan “Sıralardaki Heyecan” adlı filme takıldım. Film beni 1970’li yıllara götürdü. Duygulandım, zihnimde divan şiiri ile ilişki kurup kaleme / bilgisayara sarıldım. Başrolde “delikanlı Bülent Ersoy” oynuyordu... Filmde çalışkan, dürüst, saf ve sanat ruhlu bir delikanlının başından geçenler ve maruz kaldığı olaylar dramatik bir dille anlatılıyordu.
Baş oyuncunun çevresinde haylaz öğrencilerin yanı sıra, şımarık ve zengin bir kız vardı. Fakir, kimsesiz fakat çok çalışkan olan oyuncuyu (B. Ersoy) okulunu bıraktırmaya kadar giden yılışık ilişkiler… Sonuçta öğrencinin gururunun kırılması ve okulu terkemesiyle gelişen olaylar… Konu Bülent Ersoy’un şahsını esas aldığı için aralara sık sık şarkılar yerleştirilmiş… Sinema diline, duygulu şarkıların dili hâkim olmuş… Gözler şarkıların diliyle konuşuyor…
Bülent Ersoy’un okuduğu şarkılar Türk müziğinin en güzel şarkıları ve olağan üstü bir seslendirme... Türk müziğini ve özellikle de klasik Türk müziğini hayatın değişik kesimlerine sevdirme başarısını gösteriyor. Filinta gibi bir delikanlı olan Bülent Ersoy’un efendiliği, üslûbu, konuşması, seslendirdiği güzel Türkçe ve en önemlisi okuduğu şarkıları tane tane, vurgularına dikkat ederek tabii bir şekilde okuması insanı çok duygulandırıyor.
Klasik Türk mûsikisini halka sevdiren, anlaşılır kılan, gencinden yaşlısına, kadınından erkeğine kadar anlaşılması güç şarkıları bile zihinlere ve gönüllere yerleştiren Bülent Ersoy, kendine güveni ve sanatçı kişiliği ile Türk sanat müziğine farklı bir ivme kazandırmıştır.
Kısıklı Meydanı’nda ve Çamlıca tepesi çıkışındaki çeşme başında yer alan çay bahçelerinde ders çalışırken dinlediğim Dede Efendi’nin şarkıları hâlâ kulaklarımdadır: “Tûtî-i mûcize-gûyem ne desem lâf değil / Çerh ile söyleşemem âyînesi sâf değil.”
İsmâil Dede Efendi’nin yürük semâisi, “Yine neş’e-i muhabbet etti dil ü cânım etti şeydâ”; yine İsmâil Dede’nin ferahfezâ yürük semâisi, “Bu gece ben yine bülbülleri hâmûş ettim”; hicaz semâisi “Ey büt-i nev-edâ olmuşum müptelâ.”
Hâsılı, 1970’li yıllarda klasik Türk müziğini halka sevdiren kişi olarak öne çıkan Bülent Ersoy ile divan şiirini halka sevdiren İskender Pala arasında bir ilişki kurmak istiyorum. İskender Pala da divan şiirini, aynen Bülent Ersoy’un klasik Türk mûsikisinde yaptığı gibi Türk insanına sevdirmiştir.
Anlaşılmaz denen, saray edebiyatı denen, belli bir zümrenin sınıfsal yaklaşımı diyerek dışlanan, hatta bazı dönemlerde terkedilmeye bırakılan, yüzüne bile bakılmaz bir edebiyattır diyerek itilip kakılan koskoca bir milletin edebiyatını, hayata bakışını, duygu ve düşüncelerini yansıtan bu edebiyat, İskender Pala’nın önemli katkısıyla gün yüzüne çıkmış, gençler tarafından sevilmiş, okunmuş, divan edebiyatıyla ilgili aktiviteler her zaman ilgi görmüş, divan şiiri okumalarının yapıldığı salonlar dolup taşmış, televizyonlarda yapılan programlar ilgiyle izlenmiştir.
Türk Silâhlı Kuvvetleri’nden emekli olmadan önce hazırladığı Ansiklopedik Divan Şiiri Sözlüğü ile gün yüzüne çıkan İskender Pala, emekli olduktan sonra divan edebiyatı, özellikle de divan şiiri konusunda büyük bir atılım gerçekleştirdi. İskender Pala sayesinde İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin kültür merkezlerini kendine “mekân” edinen divan şiiri, gençlerin hararetle takip ettiği ve bir sonraki programın hasretle beklendiği programlar oldu.
Gençliğiyle, dinamizmiyle, görev aşkıyla davet edildiği her yere yetişmeye çalışan ve gençlerin ilgi odağı haline gelen, sanki bir divan şiiri uzmanı değil de bir film yıldızı gibi ilgi gören İskender Pala, birileri tarafından gıpta edilen, imrenilen bir konumda olduğunun farkında olsa gerek ki koşmaktan, kendine gösterilen ilgiye cevap vermekten geri durmadı ve durmuyor. Hep koştu ve koşuyor. Sanatçılar derler ya, “Bizi yaşatan alkışlardır” diye…
Pala’nın gayretleri sayesinde gençler divan şiirine yönelmeye başladı. Tozlu raflarda duran “divan”lar incelenmek, okunmak, araştırılmak ve hatta ezberlenmek üzere masaların üzerine indi. Elbette burada divan edebiyatı uzmanlarına, üstatlarına haksızlık etmek istemiyorum.
Klasik Türk edebiyatının hakkıyla bilinmesi konusunda M. Fuat Köprülü, Ali Nihat Tarlan, Abdülkadir Karahan, Mehmet Çavuşoğlu, Muhammet Nur Doğan gibi hocaların yeri her zaman müstesnadır. Onlar Mustafa Itrî’dir, Kazasker Mustafa İzzet’tir, Nâyî Osman Dede’dir, Hamâmîzâde İsmâil Efendi’dir, Elbette onların himmeti olmasaydı “kari”ler olmazdı.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için



