İnsanoğlunun, gördüğünden, duyduğundan, izlediğinden, etkilenme; düşüncelerini o doğrultuda değiştirebilme özelliği olmasaydı; reklamın, nasihatin, dinî telkinlerin, filmlerin yani görsel ve işitsel hiçbir iletinin ehemmiyeti ve önemi olmazdı. İnsanın kalbi, kalp (dönen) olabildiği gibi, mizacı/karakteri zor değişse de, düşünceleri, dünya görüşü, ideolojisi, iyi bir ileti ile kolayca değişebilmektedir.
İletinin kuvvetli olduğunda yaptığı tesirlerin/etkinin gücünü bilen, toplumbilimciler artık, sıcak savaştan çok soğuk savaş taktiğinin bir versiyonu olan bu alana tevessül etmektedirler. Bunun içinde hem görsel hem işitsel hitabı ile kitleleri hükmü altına kolayca alan televizyon ve interneti koz olarak kullanmaktadırlar.
Evet insanlar, izlediğinden, dinlediğinden, etkilenebiliyor, değişebiliyor; eğer bu aktarımlar hüsn-ü niyetle yapılırsa, eğitilebiliyor. Öyleyse şöyle geçmişten günümüze, izlenenlerle toplumsal hareketlerin, vakaların, çizdiği paralelliği, daha çok kendi insanımızı baz alarak, irdeleyelim.
Bir zamanlar, din âlimlerinin /şeyhülislamın nasihatlerinin dinlendiği, hatta devlet erkanının din alimlerinden fetva almadan hareket etmediği, padişahların diz kırıp vaizi dinlediği dönemlerde insanlar evlerinin dükkanlarının kapılarını kilitleme ihtiyacı hissetmeden yaşıyorlardı.
Köy odalarında on dört numara gaz lambasının loş ışığında, dedelerin kahramanlık anıları, ninelerin masallarını anlattığı, yamalı kıyafetli insanların şikâyetsiz mütebessim ahvallerinin görüldüğü sıkı dostlukların yaşandığı demlerde stres ve mutsuzluğun esamesi dahi yoktu.
Bir dönem, gözde oyuncu olarak Loral Heidi, Charlie Chaplin, dizi olarak Küçük Ev izleniyordu. Büyük savaşların henüz atlatıldığı, akabinde başlayan yoksulluğun hüküm sürdüğü bu demlerde, kişiler arasında sapıklık, vahşilik yaygın değildi.
Kısa süre sonra batı üfürüklü TV sayesinde ülkemizde, Dallas gibi dizilerin, halktan hüsnü kabul görüp hararetli bir şekilde izlenmesinin akabinde ahlaki çözülmelerle birlikte mahalledeki kadınların "falanca filancayla" gibi ahlaki kabahatler konuşulmaya başlanmış, bu durum basiret sahiplerini endişelendirir olmuştu.
Türk sineması yapıtlarını vermeye başladığında ise, tek tema olan aşk sahnedeydi. Zengin kız fakir oğlan figürleriyle birlikte acılı arabesk, batsın bu dünya söylemleri dillendiren nesil türemiş, komşunun kızı artık yan gözle bakılması haram olan bacı değil, âşık olunacak Nalan olmuştu.
Zaman ibresi dönüp günümüze yaklaştıkça Yeşilçam'ın gölgesini takip ettiği Hollywood, seri üretim yapan fabrika misali dünyaya sürekli sinema sürümü başlattı. İnsanlar değişimdeki felakete gözlerini yumarken izledikleri filmleri yaşar oldular. Seri cinayetler, vampirli çizgi filimler, fuhşa iten sözüm ona filmler.
Küçük beyinlerin karşısına çıkarılan, büyük görsel efektler kullanılarak, teknolojinin tüm imkanlarını heba edilerek hazırlanan çarpık inanç empoze eden Yüzüklerin Efendisi, büyükler için testereli katili zeki adam diye dayatan, seri cinayetleri başarı gibi gösteren, sinemalarla birlikte; testere ile kesilen maktuller, kırk kişiyi bir seferde öldürenler, annesini doğrayanlar haber olarak düştü gazetelerin manşetlerine.
Profesyonelce! Yapılan hırsızlıklarda, "taktiği nerden öğrendiniz?"sorusuna hırsızların verdiği cevap: "falanca filmden." Maktulün dişlerindeki kendi kanını kolonya ile temizleyen, delilleri yok eden katile, polisin, "nerden aklına geldi?" sorusuna verdiği cevap: "filanca filimden etkilenip cinayet işledim, delilleri bir diğer filimdeki gibi yok ettim" oluyor. Sinemanın seyrettiğimiz önü alınmaz seyri beni ürkütüyor. Şimdi yavrularımızın izlediği filmleri sinemaları görüp/ işittikçe geleceği korku filmlerinin dev sahneleri gibi hayal ediyorum.
Ne dersiniz elinizi düğmeye basmadan bir kez daha düşünmek gerekmez mi?


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



