Günlerden Pazar... Saat 11.50. gelen mesaj zihnimi altüst etti. Bir süre yerimden kımıldayamadım. Erbakan Hocamız Hakk'a vasıl olmuştu. Neden sonra aklıma Kerim Kitab'ın o muştu dolu ayetini terennüm etmek geldi:
"İnna lillahi ve inna ileyhi raciun..."
Ondan gelmiştik ona dönecektik.
Erbakan Hocamızın ötelere dönüşü gerçekleşmiş, yaşam serüveni sona ermişti...
Sadece yutkunmak ve hüznü bohçalamak düşüyordu payıma...
Kırklı yaşları aşmış bizim kuşak için Hocamızın ayrı bir önemi vardı... Çünkü düşünce dünyamızda o bir lider, bir yol göstericiydi.
O zihnimizde hep bir yerde dururdu.
Bir güven kaynağı olarak...
Evet bir güven kaynağı, bir hami, bir hoca olarak...
Fakat sevilesi güzel, denetleyici güzel, korkutucu güzel olan ölüm Erbakan Hocamızı da bağrına basmıştı...
Çağın gözyaşlarını toplamaktan yorulduğu bir demde yeryüzünde rahmet rüzgârlarının esip, insanlığın hayrı için koşturmuş bir liderdi Hocamız...
Çeyrek asırdan fazla hep Hocamız vardı yanımızda.
Şimdi öksüz ve yetim kalmanın iri, ağır sanrısını yaşıyoruz.
Zihnimde hafakanlar basmıyordu, yalnızca garip bir hüzün vardı. Nasıl anlatmalıyım bilmem: Melankolik kelimesi hafif gelir. Anlatılmaz bir duygu anaforu mu desem, iç ürpertisi mi desem, yoksa derin boşluğun bir yankısı mı?
Yaşadığım halet-i ruhiye böyle bir şeydi.
Sükût suretinde bir tavır yerine bir başka eylemi seçmeliydim. Kerim Kitaptan Hocamıza Yasinler, Tebarekeler göndermeliydim...
Nitekim gönderdim de.
Ne var ki içime sinen sıkıntı artmıyor, sessiz bir geminin izdüşümlerini yansıtıyordu.
Erbakan Hocamızın Fatih Camii'nden nâ'şının kalkacağını tahmin etmem zor olmadı. Merkez Efendi Kabristanı'na defnedileceğini de...
Salı sabahı erkenden Fatih şehrinin yolunu tuttum...
Hava soğuktu.
Soğuk insanın yalnızca dışını değil, içini de üşütüyordu...
İstanbul'un içinde ikinci bir İstanbul olan "Fatih şehrine" vasıl olmak da kolay değildi. Emniyet güçleri yollarda barikatlar kurmuştu. Zor da olsa Akdeniz bloğundaki medreselerin bulunduğu merdivenleri tırmanıp, Fatih Camii'nin avlusuna girdiğimde ilk dikkatimi çeken şey yoğun kalabalıktı.
Asırlar boyunca ruh medeniyetimize tanıklık etmiş olan Fatih Camii, revnaklı minareleriyle göğe doğru yükselerek şahadeti simgeliyordu.
Caminin avlusunda gezinen insan yüzlerinde ise, ölümün ürpertili muştusu kol geziyordu.
Bir köşeye çekilip kalabalığı seyre başladım.
Bu camiye ilk kez şehid Metin Yüksel'in cenaze namazına katılmak için gelmiştim.
Bu aynı zamanda İstanbul ile ilk kez hemhal oluşumdu.
Sonra merhum Necip Fazıl Kısakürek Üstad'ın cenazesine katılmak için geldim bu şehre ve bu camiye...
Derken bunları, merhum Sadreddin Hoca'nın cenazesi takip etti.
Bir süre öncede kadim dost şehid Bahattin Yıldız'ın cenazesi...
Şimdi de Erbakan Hocamızın cenazesi...
Bu kolay bir serencam değildi.
Çünkü koskoca 32 yılı kapsıyordu.
1979'dan, 2011'e uzanan bir çizgi...
Öğle namazını zor da olsa bir kıyıda eda edebildim.
İğne atsan yere düşmeyen bir kalabalıktı...
Hüzne batmış mü'min yürekler sürekli dualar ediyordu.
Cenaze namazı kılındı.
En dikkatimi çeken şey Hocamızın tabutunun ellerde değil, parmaklar üstünde taşınması idi.
Herkes ona dokunmak, parmak uçlarıyla da olsa dokunmak ve son yolculuğuna uğurlamak istiyordu.
Bir saate yakın beklemek zorunda kaldım cami avlusunda.
Sonra sessizce kalabalıkların arkasından takip ettim Hocamızın cenazesini...
Merkez Efendi son duraktı...
Fatihalar okuyarak ayrıldım ve dönüş sırasında Zeki Kondu Ağabey'in şu mısralarını terennüm ettim:
"Secdelerde ağlayan gözlerimiz
Sabahın o serin secdelerinde
Şahadet kokuları dolardı gönlümüze
Bizim, fark etmezdi
Bir akşamüstü
Gelse de ölüm
Anlamıştık bu dünyanın çirkinliğini
Razıydık birbirimizden
En ıztıraplı acılarla hücrelerde
Çileleri deste deste güller gibi
Derleyişimiz...
Nasılsa bir gün gidecektik
Titremeyen gözlerimizle
Teneşir tahtasında
Üzülse de, ağlasa da arkamızdakiler
Eller üstünde, dualarla..."
Şimdi sessizlik, şimdi sükût süretinde...


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



