Şiiri ihmal ettiğimi ileri sürüyor bazı okurlarım; zaman zaman karşıma çıkıp şiire davet ediyorlar beni. Olur mu, şiir ihmale gelir mi? Hele ben, nasıl dururum şiirsiz?
Demek istediklerini anlamıyor değilim. Dergilerde şiir yayımlamak konusunda sıkı davranıyorum ya, bundan olumsuz bir sonuç çıkarıyorlar: Şiiri boşadığımı, boşladığımı düşünüyorlar!
Halbuki, şiirsiz bir günüm yok benim. Günüm mü? Ânım, zamanım demeliydim. Tabii bu ifadem, öncelikle şiir okumak bahsi için geçerli. Şiir okuyan birisi, eğer şairse, mutlaka yazıyordur da bir şeyler. Aksi bir hâl bu noktada düşünülemez...
Sözün bu aşamasında şiirden -en azından okur olarak- uzak kalmadığımı ispatlamak zorundayım. Bunun kolay bir yolu var: Son zamanlarda okuduğum, şimdilerde okumakta olduğum şiir kitaplarından küçük kesitler sunmak. Şimdi, varsayalım ki bir anketçi bana 'Bu yaz sıcağında hangi şiir kitaplarını okuyorsunuz ey muharrir?" diye sormuş bulunsun! İsterseniz sorusuna şunu da eklesin: "Okuduklarınız hakkında mümkünse yorum da yapar mısınız?"
Hayhay beyefendi, buyurun, bir güzellik sunayım...
Suavi Kemal Yazgıç'ın Taş Suya Değince'sini (Ebabil Yay.) 30 Haziran'da okuyup bitirmişim. Epey zaman geçmiş gibi üstünden. Altını çizdiğim dizeler kimi şiirsel oyunlarla ilgili. Ama bunlara dair örnekler vermeyeceğim. İnceden inceye içimizi acıtan bölümler var Yazgıç'ın kitabında. Bakın bunlar daha ilginç gelebilir: "Pusu Marşı İçin Tiz Bir La" şiirinden mesela: "dünyanın sakalları batınca yüzüme/tıkanır şehir trafiği/ve kırılır gayri safi millî hasılar grafiği/sıhhiye'ye giden bütün dolmuşlar/terden bir akvaryum olur/biz de içlerinde yüzen japon balıkları" (s. 39)
Kadim Kapı'sından (Okur Kitaplığı Yay.) girmişim Orhan Tepebaş'ın. 1 Haziran itibariyle bitirip çıkmışım o kapıdan. Eskiden beri kitabını bekleyip durduğum bir şairdi Tepebaş. Kadim Kapı ile gelince aramıza, sevinmiş, kitabını bir solukta okumuşum. İlk şiiri okuyunca, Cesare Pavese ile ilgili olarak yazmayı düşündüğüm bir makaleden vazgeçmiş olmalıyım. "Pavese'yi özetleyen tek dize" diye bir not almışım kitabın o sayfasına. O sayfaya aldığım notu yazdım ya, o sayfadaki şiiri bir zahmet siz okuyun. Bakalım benim kanaatim sizin de kanaatiniz olacak mı?
Kadim Kapı'daki "Baba Gömleği" şiiri, Baba Şiirleri Antolojisi'ni erken hazırlayıp yayınladığım düşüncesine sevk etti beni: "babamın gömleğini giymiş bir çocuğum ben/yokluktan değil varlığına hasretten/.../ çok güzeldi yazın okumaya kıyamadım/taflan ağacına çıkıp Karadeniz'e baktım" (s. 19)
Hicabi Kırlangıç'ın Düşte Yürüyen Derviş'i (İlke Yay.,) 28 Mayıs 2010 günü takdim edilmiş şahsıma. 8 Haziran günü okumayı hitama erdirmişiz. Kitaba ad olan şiirin son beş dizesi vurguladığı anlam bakımından ayrıksı, söyleyiş olarak çarpıcı geldi bana: "Ülkemiz kışsa da içimiz bahar/Ne hırka ne tesbih, sadece yâr/Ondan korkumuz ümidimiz/İntizam yaraşmaz bize/Biz dervişiz" (s. 23)
Kırlangıç'ın "Gülleri Soldurdun" şiiri ise "28 Şubat Karşıtı Şiirleri Antolojisi"ne alınacak bir bütünlüğü içeriyor. Bir bölüm: "Şaşırdın mevsimleri ihanet ettin fulyalara/Ağlasan onur olurdu/Sustun/Sustun da gülleri soldurdun// Artık yalnızsın/Şubatlar yirmi sekizdir çaresiz/Karlar bu toprağa belli maksatla yağar/Rüzgârın hangi maksatla estiği belli/Bitkinim sevmekten bu toprağı" (s. 26)
Düşte Yürüyen Derviş'teki "Ankara" (s. 58) metnini ise, daha başka beğenilerle dikkate almışım. Fakat kitabın bu sayfasına düştüğüm notu sizlerle paylaşamayacağım!
Yılmaz Karakoyunlu'yu şair mi sayacağız, romancı mı, yoksa büyük bir hatip mi? Sanırım sonuncu sıfat daha bir yakışıyor Karakoyunlu'ya. Nitekim 27 Nisan 2010 günü (Elimdeki kitabı imzalama tarihi böyle olduğuna göre) Bursa'da bir TYB etkinliğinde kendisini dinleseydiniz, siz de bu hatiplik vasfını 'en yakışan' olarak Karakoyunlu'ya hediye etmekte bir sakınca bulmazdınız. Romancılığını ayrıca düşünürüz, fakat şairliğine şimdi temas edeceğiz:
Karakoyunlu'nun Rubâîler'inde (Doğan Kitap) 100 rubai, 136 dörtlük var. Talat S. Halman'ın önsözünü ve Yılmaz Karakoyunlu'nun rubâî nazım şekliyle ilgili malumatlarla süslü sunuşunu takiben okuyorsunuz kitabı. Nizam intizam yönüyle her şey yerli yerinde. Kitabı bu uyumun etkisi içinde okumaya başlamış olmalıyım.
Bununla birlikte, kimi rubâîlerin yanı başlarına bazı notlar almışım. 5. rubâînin son mısraındaki "yüz" kelimesi "bin" olmalıydı mesela. Daha fena bir durum, 13. metinde fikren kabul edilemeyecek sağlıksız bir bakış yakalamışım: "Cennet denilen meclise girdim; lâkin/Mümîn ile münkîri beraber gördüm.." denilmiş orada. Buna fena bir ünlem kelimesi ile tepki vermişim.
Benzeri hususları sayıp dökmeyeceğim, fakat bir istisna: Kitabın sonlarına doğru, 103. dörtlük. Okuyalım: "Yüreğimi bir korku, içimi hummâ sardı./Zihnimi bir telaşlı hırçın muammâ sardı./Kimse bana el vermez, kimse yüz vermez derken/Bir güzel kucakladı; sardı ha, amma sardı..." (s. 57) Şimdi bu olacak iş mi? Son mısradaki 'kucakladı' fiili uygun bir kelime mi? Hem de bir kaç yönden münasipsizlik söz konusu. En önemlisini söyleyeyim, Yılmaz Karakoyunlu gibi cüsseli bir vücudun sahibini kucağına alıp kaldıracak, saracak ha saracak bir güzel tasavvur edin, var mı böyle bir güzel edebiyatımızda?!. Geçelim...
Nelly Sachs'ın (1891-1970) Akkor Bilmeceler (Adam Yay.) kitabına (Meraklısına not: Eylül 1985'de yayınlanmış bu kitap, 17 Aralık 85'de almış, aynı gün okuyup bitirmişim. Bugünlerde Yahudi şiiri bağlamında, tekrar elimde.) mütercim Necmi Zekâ'nın yazdığı önsözde küçük bir iktibas vardır. İsrail devletine yanaşmayan, terk etmek zorunda kaldığı Almanya'ya da bir daha dönmeyerek İsveç'te acılarıyla birlikte yaşamayı tercih eden Nelly Sachs, "İmgeler, eğretilemeler benim yaralarım. Ölüm ustam oldu benim. Hayatta kalmak için yazdım." demiştir.
Şiir böyle bir şeydir, şiirsiz nasıl olunur...
Şiirle iç içe olan yolculuğumuzdan bahisler açmaya devam edeceğiz...
Adresimiz: P. K. 205, Ulucami, Bursa - http://edebiyathayatmemat.blogcu.com


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



