Süleyman Çobanoğlu, ilk şiir kitabı Şiirler Çağla'da; "Şiir hakkında yazmak ya da söylemek, şiiri daima sıkıştırır" diyor. Geçtiğimiz günlerde yayınlanan ikinci şiir kitabı Hudayinabit'te (Profil Yayınları) ise "Bu kadar ve bu kadar, bu kadar ve bu kadar / Hiçbir şey dememiştir benden söz eden biri" dizelerini kuruyor.
Bu iki uyarıya rağmen, Süleyman Çobanoğlu şiirine değinmeye çalışacağız.
Şiirler Çağla, 1995 yılının Temmuz ayında yayınlanmış ve geniş bir ilgi uyandırmıştı. Çobanoğlu, bu kitapla, birçok insanı şiire döndürmüştü. Malum; bir insanı şiire döndürmek, o insanı hayata döndürmektir.
Daha yayınlanan ilk şiirlerinde, kimseye, özellikle çağdaşlarına benzemeyen bir üslubu, tarzı, yaklaşımı vardı. Belli ki, Arjantinli hikâyeci Borges'in "Çağdaşlarınızdan sakınınız" uyarısını erken fark etmişti.
Cenap Şahabettin'in çok sevdiğim bir sözü var. Şöyle: "Yerinde sayanlar, yürüyenlerden daha çok patırtı eder."
Bir sürü kuru gürültü arasında, meğerse Çobanoğlu, sessiz sedasız bir şekilde yeni bir dosya, yeni bir dünya inşa etmiş. İlk kitabından on dört yıl sonra, yeni şiir kitabıyla bizleri selamladı.
"Türk şiirinin bütün görkemi şiirimde yankılansın istiyorum" diyen Çobanoğlu, elediğini bir daha elemek zahmetine katlanmış ve ortaya, sıkı kitapların yanına koyabileceğimiz bir eser çıkmış.
Kitap boyunca gözetilen bir hatır, hissedilen bir vefa, duyulan bir merhamet, onarılan bir gönül, özen gösterilen bir denge var.
Özellikle "merhamet" kelimesinin altını çizmek istiyorum.
Hudayinabit, boşlukta sallanan değil, toprağı olan bir şiir kitabı. Dağ gibi bir kitap... O dağda ağaçlar, çiçekler, hayvanlar, köyler, insanlar ve temiz hava var.
Hudayinabit "kendiliğinden biten, ekilmiş olmayan" anlamına geliyor. Çobanoğlu, böylece "ilham" bahsinin de altını çizmiş oluyor.
Kitapta 71 şiir var. Bu şiirlerin büyük çoğunluğu dergilerde veya başka bir yerde yayınlanmamış. İlk kez gün yüzüne çıkıyorlar.
Şimdi, Hudayinabit'e bir yolculuk yapalım.
Kitap, Allah'ı anarak başlıyor: "Allah'ım nasıl da bu kadar soylu..." Kitabın ilk dizesi böyleyken, son dize de şu: "Etrafta kimseler yok." Bu iki dize arasında, Allah kelimesi 12, Tanrı kelimesi 8, Rab 2, Yaratan 1 kez kullanılmış. Ayrıca yalnızlık, ayrılık gibi kelimeler ve gitmeyi, yolculuğu çağrıştıran tren, kuş, at gibi kelimeler defalarca kullanılıyor.
Yine; anne, çocuk, ev, toprak, yağmur ve kalp sıklıkla kullanılan kelimeler/imgeler arasında. Bütün bu kelimeleri ve anlamlarını yan yana getirdiğimizde, özlem ve gurbet duygusu öne çıkıyor. İster "dünya, müminin gurbetidir" deyin, ister "ata topraklarına özlem..."
Çobanoğlu, ilk kitabı Şiirler Çağla'da şiiri şiirle anlatmaya çalışmıştı. Hudayinabit'te de şiir ve şair kelimeleri çok yerde geçiyor. Sadece bu açıdan bakıldığında bile, kitapların birbirinin devamı olduğu söylenebilir.
Kitapta çok sık geçen iki kelime daha var: Köpek ve böcek... Bunlar, bir öfkenin, hıncın dışa vurumu olabilir. (Şiir biraz kireçtir senin böceklerine...)
Çobanoğlu, bu kitabında, beslendiği kaynaklar hakkında daha cömert davranmış. Yunus Emre, Karacaoğlan, Ahmet Haşim ve Behçet Necatigil, şiirlerde adı geçen şairler...
Yunus Emre demişken, biraz duralım. Süleyman Çobanoğlu'nun önemle ve özenle üzerinde durduğu şair, Yunus Emre'dir. Nitekim fırsat buldukça ona selam gönderir. Kitapta geçen "Aydan arıdırlar seni söylerken", "Şol yüzüne baktığıma", "Yumduğumda gözümü iri sarı bir çiçek" dizeleri, bana kalırsa, Yunus Emre'ye gönderilmiş birer selamdırlar.
Her şairin tercih ettiği ya da her kitaba fon veya zemin oluşturan bir renk vardır. O renge göre yola çıkıp bir tahlil yapmak bile mümkün olabilir. Mesela Ülkü Tamer, Soğuk Otların Altında (A Dergisi Yayınları, 1959) kitabında ısrarlı bir biçimde mavi rengi kullanmıştır: "Mavi çimenler, mavi kuş, mavi boğaz, mavi gömlek, mavi ağaç, mavi aşklı defter, mavi ay, mavi at gibi... İsmet Özel de maviyi tercih eden şairler arasındadır. Karoon şiirinde geçen "mavi cinler" gibi...
Çobanoğlu da birkaç kere maviyi kullanıyor. ("Mavi kar", sayfa 85) Fakat asıl rengi sarıdır: Sarı sabır 29, çöl sarısı 30, büyük sarı 31, sarı ölüm 41, hecin sarısı 58, sarı resim 68, sarı duman 72, sarı çiçek 81.
Sarı; aydınlık, samimiyet ve İlahi Varlık anlamlarına geliyor.
Kitapta hem Allah, Tanrı gibi kelimelerin, hem de sarı rengin bu kadar sık kullanılması, dini bir duyarlılığın dışa vurumu olarak değerlendirilebilir.
Şöyle de okunabilir: Bilindiği gibi, Süleyman Çobanoğlu Yörük'tür ve her daim Yörük olmakla övünür. Sarı Keçililer, Yörüklerin kuvvetli oymaklarından biridir. Oğuz boyundandırlar.
Antalya'dan Burdur'a, Burdur'dan Kütahya'ya kadar geniş bir alana yayılmışlardır. Çobanoğlu'nun mensup olduğu ailenin önce Antalya'da yaşadığını, oradan Burdur'a geçtiğini, sonra Afyon'da karar kıldığını göz önüne alırsak, sarı renge yapılan kuvvetli vurgu, Yörüklüğe bir gönderme de olabilir.
Evet, Çobanoğlu, şiirleriyle kuvvetli bir dünya kurmuş veya asıl (çocukluğunun) dünyasını, coğrafyasını diri tutmaya çabalamıştır. O dünyada "gök filizler", "yeşil sular", "mavi karlar" vardır; "bütün evren yemyeşil"dir. "Yağmurun gönlü alınır."
"Bildiğin şeyi ısır, bilmediğin şeyi öp", "Uzak dedelerden bazı bir hayal: / Rey verirken bile estağfurullah", "Bir çürük gürgene dayanmışlardır / Ve dünya taşımaz kıymadığını / Yine de dişlerler ağız dolusu / Tanrı'nın tayından saymadığını" gibi dizeler işte o dünyayı anlatır.
Suyun ve tuzun ticaretini yapmak iyi değildir, denilir. Bundan dolayı olsa gerek, 'o dünyada', "Tuzun kâr bırakması", şaşılacak bir şeydir.
Buna karşılık, bir de içinde olduğu, şu an yaşadığı dünya/ortam vardır. Bu dünyada "Cin yorgun, şişe kırık"tır.
"Kahve bile vermez ihtiyar Leyla", "Dağlar yavaş yavaş uzaklaşıyor", "Kitaplar buğdayı taşıyabilmez", "Büyük yalnızın hüznü / Yürek çağıl, dil tıkaç" gibi dizeler de işte bu dünyayı anlatır.
"Bu dünya" bahsini iki türlü açmak mümkün. Bana kalırsa, Çobanoğlu her ikisine de başarılı bir şekilde göndermeler yapıyor. Mevcut durumdan yola çıkarsak, az önce söylediklerimiz, doğduğumuz ve doyduğumuz dünyanın kıyaslamasıdır. Fakat "dünya müminin gurbetidir" hadisi şerifini ölçü alırsak, mesele daha bir derinlik kazanır.
İnsanın dünyaya gönderilmesi, birçok İslam âlimi tarafından "düşmek" olarak yorumlanır. Asıl vatanımız burası değildir.
Kitapta geçen "Her neyi dilesek burada olmaz", "Bir şey acır içimde, bu göğsüme ne kattın", "Uzun bir düşmüşlük, hepsi bu kadar", "Neden ama en kırılgan kamıştır", "Bilesin kavuşmak yok İslamlıkta", "Ben seni bir sevdim, hâlâ severim" gibi onlarca dize, bu durumu anlatıyor gibidir. Alıntı yaptığımız son dizenin "Şükür" başlıklı şiirde geçmesi de anlamlıdır.
Yazımızı, şu iki dizeyle bitirelim ve sorumuzu da sormuş olalım:
Çivi gibi yağan yağmurdan sonra
Aşk da karanlıksa ne yapılacak?


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:




