"İsyan şiirleri bilirim sonra
Kelimeler ki tank gibi geçer adamın yüreğinden
Harfler harp düzeni almıştır mısralarında
Kimi bir vurguncuyu gece rüyasında yakalamıştır
Kimi bir soygun sofrasında ışıklı sofralarda
Hırsızın gırtlağına tıkanmıştır."
Erdem Beyazıt
Bir zamanlar dünyaya nizam veren Müslümanlar, hakikat ve gelenekle güçlü bir bağ kuramadıklarından dolayı medeniyet krizi yaşamaktadırlar. Bunun sonucu olarak batının tahakkümü altına giren İslam coğrafyasının dört bir yanında kan ve gözyaşı su gibi akmaktadır. Bugün milyonların ayağa kalktığı Arap Baharı'nın ardında yüzyıllık ezilmişlik, horlanmışlık yarı sömürge şeklinde yönetilme ve buna duyulan öfke vardır. Allaha kul olarak gerçek özgürlüğü elde eden Müslümanlar ne yazık ki kukla hükümetlerin ve Batılı güçlerin kölesi olmuştur. Ortadoğu'yu baştanbaşa saran halk ayaklanmaları ve isyanlar yüzyıllık bastırılmış özgürlük duygusunun şiddetli şekilde dışavurumundan başka bir şey değildir. Kırılan onur, kaybedilen özgürlük ve bayraklaşan isyanlar halkın meydanlarda yazdığı destandır.
Kanla sulanan ve gözyaşına boğulan Afganistan, Filistin, Irak, Suriye, Mısır, Tunus, Cezayir, Yemen, Lübnan, Çeçenistan, Bosna Hersek, Kosova, Doğu Türkistan savaş ve isyanlarla yüzyıldır yaşamakta oldukları medeniyet krizini aşmaya çalışmalarının işaretidir. Yaşanan bu süreçte Müslümanlar kıyamda iken şairlerin derin bir sessizliğe gömülmesi oldukça düşündürücüdür. Şair yürekler duyarlılıklarını kaybetmiş sanki. En çok şairlerin seslerinin çıkması gerektiği bir zaman dilinde en çok şairlerin susması ne acı? Ne acı henüz dillere pelesenk olan Irak, Afganistan, Çeçenistan, Bosna şiirinin yazılmaması? Ne acı ümmet kıyamda iken şairlerin hafakanlar geçirmesi... Çağının tanığı ve tarihin nabzını tutmayan ne şair şairdir, ne şiir şiirdir! Ne hazin şeydir savaş ve katliamların, isyan ve ihtilallerin başını alıp gittiği bir dönemde şairlerin susması, şiirin görevini yapmaması. Savrulmayı yalnız yaşadığımız coğrafyamızda değil, şairlerimizin yüreğinde, aydınlarımızın zihninde, âlimlerimizin dilinde yaşıyoruz. Henüz yürekleri sarsacak şiirlerimiz, ufkumuzu aydınlatacak fikirlerimiz, ruhumuza hitap edecek sözlerimiz söylenmedi. Şairlerimiz susmuş, aydınlarımız susmuş, âlimlerimiz susmuş...
Gücünü yürekten alan şiirler yazılmıyor artık. Bir sözle ayağa kalkacak kitleler, bir sembol veya imge ile bir dönemi tasvir edecek şiirler, yürekleri sarsacak şiirler yazılmadı henüz. Yüz yılı aşkın bir süredir ölüm ve katliamlara, işgal ve savaşlara maruz kalmış bir milletiz. Topraklarımız işgale uğramış, insanlarımız öldürülmüş, yüreklerimiz yanmış ama bu yürek yangınımızı dile getiren bir tek şiir yazılmamış! Kanla ekilmiş fidanlarımız, gözyaşıyla sulanmış ama meyve vermemiş coğrafyamız. Oysa geçen yüzyılın başında bırakın şairlerimizi halkımız Hicaz'ı Yemen'de savunurken yaşadığı acıları türküleştirmiştir. Çıplak ayakla gidip donarak can verdiğimiz Sarıkamış'a ağıt yakmış, türkü çağırmıştır. Çanakkale'de iman dolu göğsünü siper ederek savunurken destan yazmış, şarkı çığırmıştır ama şairlerimiz ümmetin yaşadığı bugünkü trajediyi şiire dökebilmiş midir?
İnsanı etkileyen güçlerden biri de onun duygu ve düşünce dünyasını kuşatan şiirdir sanırım. Güzel ve derinliği olan bir şiir insanı heyecana ve aşkınlığa sürükler. Tıpkı zikir halindeki bir derviş gibi trans hali yaşatır. İnsana böylesine aşkınlık yaşatan bir şiir gücünü aşk, öfke ve inançtan alır. İnsanın manevi duygularını harekete geçirir. Güçlü bir şiir, insanı öyle yanlarından yakalar ki, nasıl bir sarsıntı yaşadığını insanın kendisi dahi anlayamaz. Tıpkı hoşumuza giden bir türkü veya tutturduğumuz bir ıslıkta olduğu gibi gayri ihtiyari dudaklarımızdan dökülüverir duygularımız. Şiir insanı yürekten yakaladığında onu bambaşka âlemlere götürür. Kahramanlık şiirleri cesaretimizi, aşk şiirleri sevgimizi, umudumuzu kamçılar. Sözün ya da şiirin gücü kitleleri ayağa kaldırmaya yetecek kadar büyüktür. Derviş Yunus'un "söz ola kese savaşı, söz ola kestire başı" dediği gerçek kendini en çok şiirin gücünde gösterir. Cahiliye döneminde her aşiret ve kabilenin bir şairi varmış ve bu şairler o aşiret ve kabileyi övmenin yanında gazve ve talanlarda savaşçı duyguları kabartacak şiirler söylerlermiş. Savaşa katılanlar şiirin gücüyle daha bir galeyana gelir, daha bir cesaretle ölüme giderlermiş. Örneğin cahiliye döneminde yazılmış Kabileler adlı bir şiirde, şair tek tek başka kabilelerin özelliklerini daha doğrusu zayıflıklarını anlatırken aşağılar ve kendi kabilesinin hasletlerinden övgüyle bahseder ve böylece aşireti savaşa ve talana hazırlar. Örneğin cahiliye dönemi yazılan bir şiirde şair :
"İçlerinde krallar çıkan söz sahibi bir lakhm kabilesi vardır
Lakhm kralları ki, söyledikleri sözler birer vacip hükmündedir
Biz ise öyle insanlarız ki hem toprağımızda Hicaz yoktur
Bize hem yağmur ve imdat gelir, savaşçılarımız hep galip olur"
Diye yazar. Şiir cahiliye döneminde de ondan sonra da gücünü her zaman göstermiştir. Savaş ve talanlarda, yiğitlik ve kahramanlıkta şairler hem şiirleri hem eylemleriyle yarışmışlardır. Şiir kitlelere aşk ve güç vermiştir. Yine bir Alman köylüsün Birinci Dünya Savaşı'nda aşk ve hasret üstüne yazdığı Lili Marlen şiiri daha sonra bestelenerek Lale Andersan tarafından radyolarda okunduğunda döneminin duyarlılığıyla buluşunca meşhur olmuştur. Özellikle Türkü İkinci Dünya Savaşı sırasında itilaf ve ittifak devletlerinin askerleri hayranlıkla dinledikleri bir parça olmuş. Öyle ki bu parça çalındığında başta Alman askerleri olmak üzere cephede savaşı kesilir bu türküyü dinlerlermiş. Hatta karşı cepheden radyonun sesini biraz daha açar mısınız diye sesler yükselirmiş. Bir ara Hitler bu parçayı yasak etmiş. Çünkü dönemin nabzını tutan bu aşk ve hasret türküsü yıllardır cephelerde savaşan batılı askerlerin yüreğinde yankısın bulmuş. Şair Attila İlhan'ın :
"Akşam olur mektuplar hasretlik söyler
Zagreb radyosunda lili marlen türküsü
Dost ağlar karanfilim, dost ağlar karanfilim
Maraş söylemeden ölmek bize yakışmaz"
Şiirinin ilham kaynağı yine bu türküdür. İslam dünyasının savrulma yaşadığı bir dönemde çağının nabzını tutan şiirlerin yazılmaması oldukça ilginçtir. Geçen yüzyılın başında Batılı güçlere karşı savaşan Anadolu çocuklarının destansı mücadelesini büyük şair Mehmet Akif Ersoy, Çanakkale şiiri ve İstiklal Marşı'yla destanlaştırmıştır. Bu toprakların okumamış halkının irfanıyla dile getirdiği Yemen Ağıtı çağının nabzını tutan, dinlenildiğinde insanı gözyaşına boğan ölümsüzleşmiş türküsüdür. Peki, bugün yüz binlerce insanın öldüğü, yarım asırdan fazladır süren savaşlar dolayısıyla oluk oluk kanın akıttığı bu coğrafyada neden şairler bu duyarlılıkta bir şiir ortaya koyamamıştır? Neden henüz bir Afganistan şiiri, bir Bosna şiiri, bir Çeçenya şiiri yazamamıştır? Neden şairlerimiz halen kendi kendiyle hesaplaşmaktadır? Geçen yüzyılda Necip Fazıl aydın ve şairlerimizin kendi kendisiyle hesaplaşmasını en sarsıcı şekilde Çile şiiriyle ortaya koymuş ve konuyu kapatmıştır. Oysa şairlerimiz halen geçen yüzyılın hafakan ve bunalımlarıyla uğraşmaktan kendi çağının nabzını tutamamakta ruhunda hissedememektedir...
Şair çağının sözcüsüdür. Şair halkının duyarlılığını ruhunda hissedip sözcüklere döken adamdır. Şair haksızlık ve zulüm karşısında sesi en yüksek çıkan insandır. Şair ruhunun sesine kulak veren zarif ve içli sözlerin sahibidir. Bu yüzden çağına kör ve sağır kalamaz. İçinde yaşadığı çağın acımasızlığı ve insanlığa yarattığı trajediye rağmen, henüz gücünü yürekten alan bir şiir yazılmaması büyük bir eksikliktir. Avrupa geçen yüzyılı savaşlarla geçirmiş ve şiiri romanı hikâyesiyle büyük bir savaş edebiyatı arkalarında bırakmışlardır. Oysa bizim tarihe tanıklık edecek şiirimiz yazılmamıştır! İşgale uğrayan ve savrulan coğrafyamız gibi savrulmuş şairlerimiz ve aydınlarımız. Öfkelenmiş küfretmiş, meydan okumuş, savaşmış ve ölmüşüz ama yüreğimizden kopan acıları nedense aşkın bir şekilde sözcüklere dökememişiz.
Oysa biz sözün ve kalemin gücüne, kutsallığına iman etmiş bir medeniyetin çocukları değil miyiz? Sözün gücüyle diktatörler dahi kitleleri ayağa kaldırırken, yüreğe yaslanarak şiir söyleyen şairler neden kitleleri ayağa kaldıramasın? Neden devrim yapamasın yüreklerde? Neden suskun ve sessiz duruyorlar? Çağının nabzını tutamayan şair unutulan/ölü şairdir. Her çağ kendi şairini çıkarır, her çağ kendi şiirini söyler. Shakespeare dediği gibi "herkes kendi türküsünü söyler." Bir medeniyet krizi yaşayan Müslümanların bu krizden çıkabilmesi için kendi şarkılarına dönmeleri, kendi şarkılarını söylemeleri gerekir. Şarkılarını söylerken ilham alacakları coğrafya kendi coğrafyalarıdır. Bir seher vaktinde kıyımdan geçirilen Hama'da öldürülenlerden ilham almalılar. Cahit Zarifoğlu'nun 1980 Hama katliamı üzerine söylediği "o gün minarelerden ezan sesi işitilmedi" demeleri dahi yeterli olacaktır. Irak'ta tecavüze uğrayan kadınların gözyaşlarından, Filistin'de taş atan çocuklardan, Çeçenya'da destanlar yazan Dudayev, Basayev, Yalnız Kurt ve İmam Âlim Sultan'dan, Bosna'da Aliya'dan, Mısır'da Tahrir Meydanı'ndan, Tunus'ta kendini yakan insanlardan ilham almalı şairler. Yüreğin gücüyle sözün gücünü birleştirip haykırmalılar şiirlerini. Gökyüzü dile gelmeli yeryüzü kıyama! Şiirleri yüreklerde yankı bulmalı, yüreklerde devrim yapmalıdır. Devrim yapmalı ki, Hz. Peygamberin hırkasını emanet ettiği şair Kab bin Züheyr'in varisi olmalılar...


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



