Bizi kuşatan ne varsa, biz oradayız. Sokağa çıkıldığında dünya güzel midir? Gözlerimiz kimlerin gözleriyle bakıyor etrafına? Ya da biz kimiz, ne işimiz var bu yeryüzü denilen curcunada? Mademki varız, var olmak zorunluluğunu duymayacak mıyız? Bu var oluşa giden yolda bir takım olguların bizi zorladığını ve ne iş tutuyorsak tutmuş olalım, içimizde öz olarak neyi taşımakla mükellef olduğumuzun bilincinde olmalıyız.
Açıkçası oryantal yani oynak bir espriyle ortaya çıkmak hiç kimseye bir şey kazandırmıyor. Söz şiire geldiğinde şüpheli bir meselenin içinde buluyoruz kendimizi.
Şiir put mudur?
Şiir lüks bir uğraş mıdır?
Ya da şiir hayatımızda bir yer edinebilir, işe yarayabilir mi? Şiiri putlaştırdığımız an, ruhumuzu şeytana satmışız demektir. Sonra, şiiri zihinsel bir fantezi olarak algılamak da ters geliyor bana.
Öyleyse durup düşünmek zorundayız. Hayatımızın macerasını düşünmek zorundayız. Hayat bize ne veriyor, biz hayattan ne istiyoruz? Ortaya bir şey koymak gerekiyorsa elbette konmalıdır. Bu ortaya koyuş eylemi ise düşünen kişinin düşünceleriyle kendini belli edecektir. Bu yerine göre soyut, yerine göre de somut verilerle olacaktır.
Yani aslında şiirle de kök salmak gerekiyor dünyaya. Çünkü şiirin omuzlarına da yük biniyor. Sanıyorum öyle olmasaydı şairleri cezalandırmak için onca zahmete girilmezdi.
Şiir her zaman yalnızdır. Her zaman yalnızlığı yaşar.
Ne anlaşılmak ister ne de anlaşılmamak ister. Öyle olmayan bir nesne gibi, olmamış, hiç yokmuş gibi bizim dışımızdaki âlemde kendine yer edinebilirmiş gibi. Ulaşılmaz, bir kayıtsızlığın atmosferinde sürmekte adeta. Uzak ve kaba bakışların çekim alanlarında anlaşılmaz bir nesnenin duruşu gibi duruyor.
Orada ve uzakta...
Kendine yetmezliği içinde kendi kendisiyle uğraşması gibi bir başına uğraş vermektedir. Bu var olmak veya olmamak savaşımında, hırçınlıklar, tedirginlikler, çelişkiler ve karamsarlıklar vardır.
Belki apaçık görünmüyorsa da şiirimiz acılarla doludur.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



