Bazen farklı bir boyutta, farklı meridyenlerde ruhsal bir yolculuğa çıkmak gibidir, şiirin büyüsü. Bir kış mevsiminde bir ilkbahar şöleni gibidir. Şiir bazen insanın içini sıcacık ısıtır, bazen buzullaşan meridyenlere sürükler. Hatta ekvatorda buz kesmeye dahi vardırır bazen.
Kimi şiirler ise evrensel bir düzlemde rahmet sağanağı gibidir. Tıpkı Şair Sezai Karakoç'un şiirleri gibi. Üstad Karakoç şiirinde batının, nirengi noktasını mısralarla öğütür adeta. Şiirin gizemi kavrayıp, evrensel olmayana karşı asil bir duruş benimsemesidir bu. Bütün Batı güçlü kelimelerle öne katıp sürüklenir. Aşağıdaki mısralar bu açıdan pek çok kitabın yapamadığını bir çırpıda hülasa eder:
"Her şey Asur'du
Rap rap rap
Duvarda bir satrap
Tavanda bir akrep
Rap rap rap
Güneşti önleyen çağın siyahını
Kafka'yı kemiren
Camus'yü tedirgin eden
Sartre'a zaman zaman yılgı veren
Heidegger'i düşündüren
Kierkegaard'ı bunaltıp
Heidegger'i düşündüren
Schopen hauer'deki savaşçılık
Faulkner'i sarhoş eden
Van Gogh'u Van Gogh eden
Chagall'ı Chagall eden..."
Yine Üstad Sezai Karakoç tarafından Avrupa ile Asya konu edilir mısralarda, Ortadoğu'daki gizem yitiğine çare aranır. Şehirlerin ruhunu kaybetmesine ağıt yakılır. Hem de harlı kelimeler örse yatırılıp inceltilip, nahifleştirilebilir. Şu mısralar buna en güzel örnektir:
"Şam ve Bağdat karışmıştır
Elde kala kala bir Mekke bir Medine kalmıştır
O da yarım kalmıştır
Urfa ufala ufala
Bir pul olacak çarpık balıklar üstünde
Belki bir toz bulutu
İstanbul'a küflenmiş
Bir Avrupa akşamı dadanmıştır
Eski şehirlerin kimi göğe çekilmiş
Kimi yedi kat yerin dibine batmıştır..."
Diğer taraftan İtalyan şairlerden biri olan Carderelli'nin ötelere yürüyüşü hülasa ettiği mısralar, ipek dokuyan bir halıcı titizliği gibi mısralara dökülür. Şair, anıların kısa hayatımızın uzun gölgelerinin yaşarken bıraktığımız ölüm izleri olduğunu savunur. Bu izlerin ise kasvetliliğine, bitimsizliğine ve hüzünlülüğüne değinir şiirlerinde. Şöyle ki:
"Ölmek evet,
Ama yakalanmamalı kimse apansız.
İnanarak ölmeli.
Böylesi bir yolculuğun en iyisi olduğuna,
Ve o son anda mutlu olmalı.
İstasyon saatinin saniyelerini
Sayarken olduğumuz gibi,
Her biri bir asra bedel,
Madem ki ölüm aldatan sevgilinin
Yerini alan sadık eştir,
Onu ne bir davetsiz konuk gibi ağırlarız,
Ne de onunla kaçarız.
Birçok kez gittik peşinden
Vedasız!
Mutluluğu şiirin evrenine sığınmakta bulunan Hölderlin ise, şiire gittikçe artan bir ivmeyle ona gizem ve mistisizm yüklemeye çabalar. Şairleri de "kutsalın habercileri" olarak niteler.
Hayat mücadelesinde başarılı olamayan, hayatın albastıları altında ezilen şair, şiir yükü altında bazen ezildikçe ezilir. Fakat yine de hayat ve şiir konusunda direntisini sürdürür. Şu mısralar buna örnektir:
"Bizim alınyazımız, fakat
Durmadan didinmek.
Biz acılı insanlar,
Saatler ve yıllar boyunca körü körüne
Taştan taşa başını vurup akan bir
Su gibi
Bilinmezliklerin içine
Atılarak
Ömrümüzü tüketiriz."
Şiir bir ilham esintisi, dağdağalı bir kelime hazinesidir. Hele de bu şiir, ilham veren bir beldede, bir mekânda okunuyorsa insana akıl almaz bir tad verir; ufkunuz, düşünce dünyanız daha bir duygusallaşır, mısralar daha bir ağırlaşır.
"Şirincik, mini minnacık, nazlıcık,
Sevgili misafiri bedenimin,
Göçmüşsün öbür dünyaya, garipçik,
İncecik, sıskacık, saz benizlicik;
Ölülerin soğuk ülkesindesin."
Şairleri diğer insanlardan farklı ve ayrıcalıkla kılan onların ruh meteorlarının şiir esintisinden yeterince suvarılmasıdır. Bugün biz de bu esintiden bir nebze olsun paylaşalım istedik.
Evrensel şiir esintisin yeryüzünü aydınlatması dileğiyle...


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



