Bugüne baktığımızda Türk edebiyatında en fazla okunan kitaplar arasında romanlar ve şiir kitapları geliyor. Bizde romanın fazla bir tarihi geçmişi yoktur ama hikâyenin ve özellikle de şiirin tarihi bir geçmişi vardır. Türk edebiyatı içinde yayınlanan nitelikli her eser mercek altına alınır ve değerlendirmelerde bulunulur. Türk şiirinde özellikle 90'lı yıllarda kitap yayınlanma oranları açısında önemli bir çıkış yaptığı söylenebilir. Şimdilerde ise bu çıkış romanlarda görülüyor. Türk romanındaki çıkış romancıların ortaya koyduğu dil kadar konuların çeşitliliği, kurgu ve merak unsurlarının çekicilik kazanması olarak belirtilebilir.
Roman satışlarının (tabir yerindeyse) patlaması eski kuşakla yeni kuşak romancıların arasında bir kopukluk olmaması dahası günümüz romanlarının çağa ayak uydurması olarak görmek veya yorumlamak mümkündür. Türk şiiri insanlar üzerinde romana göre daha avantajlı iken peki nasıl oldu da bir hamle yapamadı? Şiir, insanları duygu ve düşüncelerini topluma aktarmada en önemli bir dil konumundadır. İnsanlar aşklarını, isyanlarını, öfkelerini şiir dilini kullanarak yapabiliyorlar. Yani etkili mısralar dilden dile dolaşabilme gibi bir özelliğe sahiptir. Bugüne baktığımızda Yunus Emre'nin, Mehmet Akif'in, Necip Fazıl'ın Atilla İlhan'ın Nazım Hikmet'in mısraları hâlâ dillerden düşmüyor. Bize göre esas sorunda burada başlıyor. Yukarıda saydığımız şairlere Cumhuriyet dönemi şairlerinden başka isimler de eklemek mümkün ancak bugün için yeni isimler pek akla gelmiyor. Edebi eserler içinde en fazla yazılan ve okunan Türk şiirinin çıkışının sürmesi şairlere bağlıdır. Bu anlamda şiiri ve şairi (şairleri değil) iyi anlamak durumundayız. Şiir nedir ve şiir denildiğinde neden farklı tarifler geliyor öncelikle buna bakmak durundayız. Necip Fazıl Kısakürek'e göre: "Bizce şiir, mutlak hakikati arama işidir. Eşya ve hadiselerin, bütün mantık yasaklarına rağmen en mahrem, en mahcup, en nazik ve en hassas nahiyesini tutarak ve nispetlerini bularak mutlak hakikati arama işi..." Üstat, hakikati aramada şiiri açık, anlaşılır ve bir amaca hizmette görüyordu. Cahit Sıtkı'da şiiri, "Şiir, sözcüklerle güzel biçimler kurmak sanatıdır, başka bir şey değildir" derken kuşkusuz açık şiirden söz ediyordu. Edip Cansever'e göre şiirin, mısranın bir tanımı yoktur; "Bir tanımı yok mu onun? Bence yok! Olsa olsa sezilmesi var, şiiri tekilleştirmesi var, şiiri tekilleştirmesi, kolay ustalıklara araç olması, çağdaş anlayışın gerisinde kalması var." Ahmet Haşim, "şiir bir hikâye değil, sessiz bir şarkıdır. Şair de, ne bir gerçek habercisidir, ne güzel konuşan bir insan, ne de bir kanun koyucu. Şiirin dili, düzyazı gibi, anlaşılmak için değil, duyulmak için oluşmuş, müzikle söz arasında, sözden çok müziğe yakın, arabulucu bir dildir" diyor ve şiirin anlaşılmazlığı üzerinde duruyor. Şiirin tanımı sadece bizde değil yabancı şairlerde de aynı düşüncelerin hâkim olduğunu belirtebiliriz. İngiliz şair William Cowper'e göre, "gerçek şiir tarif edilmez. Bir anahtar bir büyüdür kendisi." Fransız yazar George Sand ise şiirle ilgili şunları ifade ediyor, "Şiir, bilinmeyen ve bilinemez engellere ateş heceleri için bir aramadır" Bu ifadelerden de anlaşılacağı üzere hemen hemen her şairin kendine göre bir şiir anlayışı vardır. Şairler, şiirlerini yazdıkları ve etkilendikleri atmosferler bir yana ifadede, dilde farklı anlamlar yüklemekteler, aykırı bir çıkışla başka şairlerin şiirlerinin nitelemesi düşüncesi dışına çıkmaktalar; bu da şiirin tanımında uyumsuzlukları, değişkenlikleri ortaya çıkarmaktadır. Şiirin özünde ortak bir anlayış olmakla birlikte şiiri ifade de birlikteliğin sağlanamaması şiirin tarifini de zorlaştırmaktadır. Şairlerin bir kısmı şiirde felsefi bir bakış açısı ortaya koyarken bazıları da şiirde anlam aramanın gereksizliğini savunurlar. Şiirin bir amaç ve araç olarak belirtilmesi de şiirin tanımındaki çelişkiler olarak da değerlendirilebilir. Ölçülü, kafiyeli ve serbest olarak şiir tanımlansa da bu ölçüler dışına çıkılan şiirler de yazılmaktadır veya şiiri bu tanımlamaların dışında görenler de vardır. 1960'lı yıların İstanbul'unu tarif etmek ne kadar zorsa şiiri tanımlamak da o kadar zordur. Şiirin tanımı için sayısız açıklamalarda bulunulmuş ise de doğru ve değişmeyecek bir tanıma ulaşmak imkânsız gibidir. Değişik sanat anlayışlarına bağlı olarak çeşitli tanımları yapılan şiir, ritme, imgeye dayanan, kendine özgü dili ve söyleyiş özelliğiyle estetik etkilenmelerle yazılan ve üretilen bir söz sanatıdır. Bilgi vermek amacıyla didaktik, acıklı ya da korkunç bir konuları anlatan dramatik, kahramanlık ve destansı konuları anlatan epik, duyguların coşkun bir dille anlatıldığı lirik, kır- çoban hayatını, çıplak tabiat güzelliklerini tanıtıp sevdiren pastoral şiir türleridir. Şairler şiir türlerine bağlı kalsalar da yaşadıkları, hissettikleri duyguları tam olarak vuzuha kavuşmasını dilemediklerinden şiirin kapalı kalması da şiirin tanımında bir problem olarak görülmektedir. Düşünün ki şairlerin nefes almakta zorlandıklarında, coşkularını en üst seviyede dile getirmek istediklerinde, sevgisini, aşkını haykırdıklarında, daraldıklarında sığınılacak en güvenilir liman, en dürüst kaynak şiirdir. Şiirin ne çiçeği solar, ne sevgisi eksilir ve de yaşlanır. Şiir zamana yenik düşmez, çağın gerisinde kalmaz, derde, kedere tasaya, ölüme yenik düşmez ve zamana direnir. Sihirli keskin ve en etkili bir oktur. Bu nedenle de anlaşılmayı pek istemeyen ancak şair olarak tanınmayı şiar edinen şairler mısraların anlaşılıp anlaşılamaması gibi bir kaygılarının olmaması şiirin tarifini bir kenara bırakılmasının saikleri arasındadır.
Şair yaşadığı dünyayı, olayları ve insanları herkesten farklı algılayan bir kişidir. Şair, şiirle okuyucunun bilmediğini, güçlü ve yoğun duygusal unsurları ile açığa çıkarsa da; yalnız kalmak istemeyen, insan ilişkilerini yüzeyselleştirmemesi nedeniyle de kolay kolay anlaşılmazlar. Bu anlaşılmazlık şiirin tarifine de sirayet etmiş bulunuyor.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



