İnsan hayatında dönemler ve süreçler var. Her insan doğduğu an ile sınırlı kalmaz. Bir insanın bir gününün eşitsizliği, gelişmişliği doğasında olan bir şey. Bir yerde takılıp kalması da olasıdır. Çünkü bu da insani bir durum. Her insanın kendine özgü bir konumunun olması da doğal. Kaldı ki insanın kendisinden kaynaklanmayan durumlar da var. Bir delinin, meczubun, bönün, alil birinin durumunu normal olan insanlardan ayrı tutmak gerekir. Zaten onların bir kısmı sorumlu kabul edilmezler.
Normal insan hayatına her gün yeni bir şey katar. Bu, onun gelişim süreciyle ilgili orantılı olarak gelişir.
Sezgi kavramı daha çok sanatçılara özgü bir hünerdir, bu Allah tarafından kendilerine verilmiştir. Sezgiyi ilham ile açıklayamayız. İlham insanın içine akan bir şirazedir. Bu kişinin o anlık durumuyla bağlantılıdır. His, sevgi, duygu, hüzün etkileyebilir. Kişi çok okuyorsa ve düşünüyorsa, yukarıda sözünü ettiğimiz edimlerden birinin hâlini yaşıyorsa ilham bir su gibi insanın içine akar. Birikim sahibi insanlarda, bu, daha güçlü olur. Kişi sanatçıysa bundan yararlanır, bunu yazıya, eserine dönüştürür. Normal insanlar için ilham gelip geçicidir. Belki gözlerinde bir buğulanma olur, belki bir kıpırdanış hisseder ama bu hiçbir şeye dönüşmez.
Sanatçılar ise o ânı iyi değerlendirirler. Eğer sanatını icra edeceği âlet yanındaysa onu bir im olarak düşer. Şair ise bir dize yazar, öykü yazarıysa öyküsünün imgesini oluşturan notu alır.
Ruslar, Erzurum'u işgal ettiklerinde Puşkin, askerlerle birlikte gelir. O bir savaşçı değil ama merak ettiği bir durum var. Müslümanların durumu, iç dünyası gibi. Erzurum'da şair bir Osmanlı paşası ile karşılaşır; paşa onun şair olduğunu öğrenince "Şairler ile veliler kardeştirler" der. Bu, Puşkin'in dikkatini çeker.
Burada üzerinde asıl durmak istediğimiz konu ferasettir. Ferasetin sözlükteki karşılığı: "Derhal anlama, hızlı intikal, gizli şeyleri keşfetmek."tir. Bizi ilgilendiren tarafı da budur. Ferasetteki incelik çok daha önemlidir. Örneğin, bir şair sezgi sahibi olur da feraset sahibi olmayabilir. Çünkü feraset de apayrı bir hünerdir. Allah'ın vergisidir ve manevidir. Günümüz sanatçılarının olaylar karşısındaki tutumuna baktığımızda bu manevi hazdan nasiplenmedikleri görülür.
Büyük şair ve düşünürler olaylara hem sezgi, hem feraset gözüyle bakarlar ve yorumlarlar.
Feraset bilge insanlara ve manevi önderlere has bir durum. Felsefenin karşısında tasavvufun gücünü bu gözle görmek gerekir. Şems-i Tebrizi, Mevlâna, Abdülkadir Geylani, Gazali, Muhyiddin ibn Arabî ve daha nicelerinin fizik ötesine erişmelerini feraset ve keşif ile izah edebiliriz.
Şair olan manevi büyüklerin hem sezgi, hem feraset hem de keşif hâlleri onları farklı bir yere konumlandırır.
Günümüz olaylarına bakarken de kimi insanların, feraseti bir yana bırakalım sezgiden ve öngörüden ne kadar uzak oldukları anlaşılır. Olaylar reklâm, medya ve benzeri durumlarla izah edilemez.
Manevi havanın gücü çok farklıdır. Bunu anlamak da bir güç gerektirir. İster buna sezgi diyelim, ister keşif, ister feraset. Sonuç aynı kapıya çıkar.
Bu gibi halleri sahip olmayan insanlar olaylar ve durumlar karşısında şaşkına dönerler. Olayları ve durumları çözemezler. İşin içinden de çıkamazlar.
Dünyamız kuşatan yabancılık ruhuna karşı direnmenin en önemli yanı sözünü ettiğimiz hallere sahip olmalarıdır.
Ruh dünyamızda manevi izlek önemlidir. Manevi büyüklerin eserlerinden beslenmek, geniş bir kültüre sahip olmak, sürekli okumak, manevi halleri yaşamak insanın ruh dünyasını zenginleştirir. Kalem sahibi ise kalemine güç katar. Diğer sanat alanlarında faaliyet gösteriyorsa ona farklı bir bakış sağlar. Siyasa adamıysa siyasaya, olaylara ve geleceğe bu ayrı gözle bakar. Materyalist dünyanın önünde de ancak bu güç ile durulabilir. Yoksa yenilgiden yenilgiye koşulur. Bu da boşa kürek çekme olur.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



