Yumruklaşmalar, küfürleşmeler, restleşmeler, bağırışmalar, çağırışmalar... Stres, panik, sıkıntı, kavga, gürültü, huzursuzluk, saygısızlık ve sevgisizlik... Nerede mi? TBMM'de. Ne zaman mı? Hemen hemen her zaman. Ama bu hafta yaşananlar önceden yaşananlardan farklı olmamakla birlikte iç karartıcı, can sıkıcı. Ne adına? Türkiye'de zaten olmayan demokrasi adına. Ve siyaset kurumunun ağırlığı, güvenilirliği adına. Peki dünyanın başka parlamentolarında bunlar olmuyor mu? Oluyor. İnsanın olduğu her yerde bu tip huzursuzluklar muhtemel mi? Ona da evet. Peki sorun nerde?
Sorun şurada. Milletin emaneti tevdii ettiği kimseler siyaset kurumunun ağırlığına ve ciddiyetine uygun hareket etmek zorundalar. Siyasete olan güven biraz da siyaset kurumu içerisinde aktif olarak görev alan insanların tavır ve davranışlarıyla ölçülür. Siyasetçinin kalitesi uzlaşma, nezaket, hoşgörü, diğergamlık, dürüstlük gibi siyasi ahlakla yan yana duran faziletlerle artar. Eğer siyasal ahlakın gerektirdiği sorumluluk duygusu kalkmışsa orada bozulma ve kokuşma başlamış demektir.
İftira, bencillik, yalan, manipülasyon, hile, karalama ve komplo üzerine kurulan siyaset hem başarılı olamaz hem de iyi örnek teşkil edemez. Bu bireyler için de geçerlidir. Siyasi parti çatısı altında bulunan insanlar her şeyden önce partilerinin kurumsal kimliklerini hem de tüzel manevi kişiliklerini zedelemek adına dikkatli davranmak zorundadırlar.
Yaşanan kavga ve gürültüye, çıkarılan patırtıya baktığınız zaman genellikle kişisel öfke ve şahsi mülahazaların ön planda olduğunu görüyorsunuz. Memleket meselelerine dair konuşma ve görüşmelerde daha az patırtı çıkıyor. Demek ki kişisel öfke ve nefis bir arada yaşamak bir arada çalışmak zorunda olan insanları zaman zaman zıvanadan çıkarabiliyor.
Herhangi bir parti değil hedefimiz. Ancak her partide milletvekilliğinin ağırlığına yakışmayacak davranış biçimleri sergileyen, konuşma ve dinleme adabından yoksun, nezaketsiz kimseler var. Tabi işin içine tahrik ve provokasyon da girince seyirlik manzaralar çıkıyor ortaya. Yazık çok yazık. Eğer milletin temsilcileri kendi aralarında kavga ederlerse bu ülkede barış ve konsensus nasıl sağlanacak?
Muhalefete bakıyorsunuz kuru gürültü yapmaktan öteye bir katma değer üretemiyor. Dosyalar, raporlar, bilgiler üzerinden değil, kişisel kavga ve ihtirasa dayalı mülahazalar öne sürerek muhalefet yapıyorlar. Ya da ideolojik takıntıların devreye girdiği gerçekçi olmayan, sadece polemik düzeyinde sataşmalarla. İktidara bakıyorsunuz muhalefetin kimi yüklenmeleri karşısında iktidar bazen gereksiz çıkışlar ve öfke dolu restleşmelere girebiliyor. Hem de en birincil ağızdan cevaplar veriliyor, sözlü şiddet tırmanıyor. Belki de buna hiç gerek yok. Meclisin sükunetini sağlamak ve meseleleri ağırbaşlılıkla halletmek yolunu seçen siyasetçi belki vatandaş nezdinde daha fazla puan toplar.
Evet seçip yolladıklarımız bizim aynamızdır, doğrudur. Fakat sokakta kavga gürültü oluyorsa mecliste de olabilir diyenleri haklı çıkarmak da gerekmez. Sokakta seviyesizlik, saygısızlık ve sevgisizlik almış başını gidiyor mecliste de olması normaldir denilemez. Siyaset kurumunun güvenilirliğini ve seviyesini ayağa düşürmemek adına vatandaşın da gerekli uyarıyı zaman zaman çeşitli yollarla yapması elzemdir. Sadece seçimlerden seçimlere yapılan siyasi denetleme ve yoklama yeterli değildir.
Evet belki bu konular yüzlerce defa yazılmış, çizilmiştir ancak sivil siyasetin güçlendirilmesi gerektiğine dair kanaatin hasıl olduğu bir ortamda sivil siyaset kurumunun daha dikkatli olması gerekmez mi? Darbe söylentilerinin ayyuka çıktığı, darbe planlarının bir bir ifşa edildiği bir ortamda siyasetçiler daha dikkatli olmak durumunda değiller mi?
Unutmayalım ki saygınlığını yitiren kurumlar başkaları tarafından vesayet altına alınmaya, terbiye ve te'dib edilmeye mahkumdurlar. Eğer normalleşmiş bir siyasal atmosfer isteniyorsa bunun birincil sorumluluğu siyasetçinin üzerindedir. Başkalarının değil!


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



