Ama sizin gözünüzden kaçmış olabilir. Dünya o kadar küçülmüş ki farkında bile değilsiniz, diyeceğim ama bana kızacaksınız. Kızmanız önemli tabii. Çünkü siz kızınca dünyanın da kızıl bir renge büründüğünü görüyorum. Kızıl kıpkızıl kızarıyor o da. Ama ben görüyorum, siz bakıyorsunuz! Bakmakta iyidir tabii. Lakin bakmakla bakmak arasında meydana gelen farkı da fark etmek büyük bir beceri istiyor. Feraset mi ne diyorlar eskiler buna. Hani eskiler belki daha geniş bir zaviyeden bakıyordu ama belli etmiyorlar mıydı neydi, tevazu vardı tabii, o tevazu denilen haslet aradan çekilince öyle geniş açıdan bakmalara, öyle şeylere itibar kalmadı. Bu yüzden midir nedir ağacın, yaprağın, dalın bile kendine güveninin sarsıldığı bir zamanın içinde daldan dala konmadayız. Yani canlılar âleminde işler iyi değil. Ne bileyim benim serçe aklım pek almıyor ama bu gürültü patırtı içinde tüylerim diken diken oluyor adeta. Rengim soluyor, nefesim daralıyor, şöyle bir doyasıya ötüşüm bile tarihe karışıyor neredeyse. Hani öyle bir ürperti geliyor ki inanın uçmamı dahi etkiliyor. Ama neylersin hayat işte. Uçmak ve yaşamak zorunluluğum var. Yoksa önemli değil, bu kadar serçe kuşu arasında ne cereyan ediyorsa benim de başıma gelecek olan onlarınkiyle aynı olacak…
Peki, neden bunca kızgınlığın, kırgınlığın arasına bir muhabbet kuşu konmuyor da sükûnete davet etmiyor sinir krizleri geçiren insanları? Neden acayip bir durumu sürekli bir şekilde bağırıp çağırarak sürdürmek isteyenlerin alnına kuşlar konmuyor. Neden küsüyorsunuz ki birbirinize. Yazık olmuyor mu size. Hani bu yüzden benim de üzgün olduğumu bilmenizi isterim. Başımın tüylerini yolmama ramak kalmıştı zaten. Tüylerimi dökmemi istiyorsanız vereyim de rahat edin. Ama bana da yazık değil mi? Ben de kuş değil miyim? Benim de yaşama hakkım yok mu? Uçmak, ağaçların dallarına konmak, gökyüzünün maviliğinden yararlanmak benim de hakkım değil mi? Tabii ki benim de hakkım olmalı bu âlemde yaşamak. Mademki varım, o halde yaşama hakkım da var demektir. Yani bu dünya yalnız başına hiç kimsenin babasının malı değil! Diğer canlıların da hakkı hukuku var. Kumruların, tavşanların, saksağanların da yaşama hakkı var. Nedense kimse söylemiyor, kimse gözünü açıp etrafına bakamıyor. Kafa, göz, kulak niye var ki? Vicdani tarafı unutulmuş, kalbin ışıltıları yok olmuş bir acayip kalabalıklar dünyası nereye doğru götürüyor kendini? Ah bir bilsem diyeceğim ama biliyorum ki hep siz bilirsiniz! Başkaca hiçbir kimse sizin kadar bilemez! Şunun şurasında minicik bir serçe kuşum, kalbimden vurulmuşum. Ne yapabilirim ki bu kızgınlar bu kuzgunlar dünyasında…
Bir de durup dururken aklıma geliyor. Bunun çaresi olmalı, bunun bir ilacı, ne bileyim insanları kendine getirecek bir söz bir hareket, belki de bir buketten oluşan kır çiçekleri. Hani yapma çiçeklerin suni oluşları bir etki bir hoşluk, ya da ne bileyim bir muhabbet halkası oluşturmayabilir. Yani neticede yapma çiçekler ile hakiki çiçekler arasında bir yaratılış farkı olmasından da ileri gelebilir bu soğukluk. Gene de söylemek isterim ki bir güzellik yapmak lazım. Kim kime elini uzatacak ona bakmak lazım. Kim kime selam verecek veya kim daha çabuk davranacak araya bir tebessüm koymak için. Canım bu dünya hep kem gözlülerden, kötü niyetli yaratıklardan oluşmuş değil ya! Bakmasını bilen göz için nice güzellikler mevcut yeryüzünde, hatta gökyüzüne bir bakılsa insanın ve bilumumum canlıların gözü gönlü açılır, rahat bir nefes alınır, kalbine ferahlık gelir. Bana mı öyle geliyor, yoksa bu benim küçücük kuş aklım almıyor mu bilemiyorum ama ben neticede bu kötü işleri bu kırgın kırılmış işleri niye yapıyorsunuz diye düşünmekteyim ama lâkin bir cevap alamamaktayım. Hani gücüm kuvvetim yerinde olsa, hani çıksam ortaya da ey insanoğlu ne yapıyorsun diye bağırabilsem. Ama sesim böyle cik cik çıkmasa da gür bir çağrı ile havada uçarak oradan oraya ulaştırsam bu derdimi. Derdim dedim de anımsadım birden. Ah bu dertler bir bitse. Bir tebessüm etse insanlar birbirlerine.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için



