Başı; bir damla pis kan, ortası; karnında pislik taşıyıcısı, sonu; kokuşmuş et parçası olan insan neyine güvenerek kibirli olur, bilinmez. Çünkü Kibriya ve Azamet yalnızca Allah' a aittir. Bize, ancak O'na kullanmak ve mütevazılık yaraşır. Tabi tevazudan da çatlamamak gerek, nitekim 'fazla tevazu kibirdendir' derler.
Kibir, insanı öyle yükseklere çıkarır ki, düştüğünde paramparça olur. Yine de çoğu zaman uçmak için kibirden daha etkili bir kanat kullanmamıştır insanoğlu. Bu, bâtıl karşısında dik durabilmek için gerekli olduğu gibi, sair zamanlarda insanı bitesiye alçaltan bir durumdur.
İmanla kibir aynı kalpte bulunmaz. Kalbinde zerre kadar iman olanın cennete gireceği kesin iken, zerre kadar kibir olanın da gideceği yer bellidir. Aynı zamanda kibir kabri daraltır.
Kibir, ömür boyu uzak durulması gereken ve maalesef her daim ortalıkta kol gezen 'ömür bitiren borç ve ahlâk yitiren ihanet' ile beraber üçüncü davalımız olarak anılmıştır.
Fikirde/ zikirde kibir varsa, yapılan bütün iyilikler boşa gider. Ameller niyetlere göre ise; niyetin en kötüsü de kibirli olandır.
Büyükler der ki: 'Kibir, insanın aklında eksilmeye sebep olur.' İlim öğrenmek iyi insanın tevazuunu artırır, kötü kişinin de kibrini. 'Cahile ilim öğretmek eşkıyaya silah vermekle aynıdır' derken bunu kastetmiş olmalı Mevlana hazretleri. Edindiği üç beş kitaplık bilginin -ki okyanuslar kadar olsa dahi- sonsuzluk önünde sıfır hükmünde olduğunu göremez kibirli kişi.
'Bu kadar cehalet ancak ilimle olur' derken de kişinin öğrendikleri ile kendince Allah' ı bulamaması kastedilir. İlim kötü niyetlinin kibrini artırır, kibir de aklı azaltır; böylece yokluğa doğru gerilenir.
Hasan- ı Basrî der ki: 'İnsanın her uzvunda, Allah'ın nimeti ve şeytanın da onu kötü yönde kullanmaya dönük dürtüsü vardır.' Şimdi burada 'dürtü'yü görünce Freud' a hak verenler çıkabilir. Tabi çıkabilirler ama önce şunu dinlesinler: Freud, sadece şeytanın dürtüsünden bahseder, Allah'ın nimetini yok sayar.
Şeytan demişken... İblis'in işlediği ilk günahın 'kibirlenmek' olduğunu, daha sonra Hz. Âdem'in mezarına bari secde etmesi söylendiğinde; 'ben onun dirisine secde etmedim, ölüsüne mi secde edeyim' diyerek tam da şeytanca bir kibir sergilediğini unutmayalım.
Kibirli olmalarıyla meşhur bir aileden birine: 'Sen neden gelmiyorsun karşı tarafa?' diye sorduklarında; 'köprünün benim şerefimi taşıyamayacağından korkuyorum' şeklinde cevap vermesi anlatmak istediğimizi özetliyor aslında.
Bazen kibrimizden dolayı 'şunu alıp şuraya koy(a)mayan gençler' olarak, nasıl koyacağız Anadolu kıtası büyüklüğündeki dava taşını gediğine, merak ediyorum! Yoksa büyüklerimiz mezarda kan mı terliyordur bizim yüzümüzden? Nice büyüklerimiz kahırlarından dolayı, bize de belli ederek/ etmeyerek perişan mı oluyorlar acaba?
Yazdıkları/ yaptıkları ile kendini bir şey zanneden bizler, geçin onca nimeti, arpa ekmeği ve sıcakta içilen bir yudum suyun bile hesabının sorulacağı o günde ne yapacağız, düşünüyor muyuz?
Çalışkanlıklarından ibret ve takdir ile söz ettiğimiz karıncalar, kibirlerinden dolayı yerlerde, ayakaltında dolaşmaya mecbur bırakılmışlardır. Bunu nereden mi çıkarıyoruz. Çünkü 'kibirli olanlar kıyamet günü karınca şeklinde haşr edilir ve bütün insanlar onları çiğner.'
Sivrisinek de ota konmuş, 'ben olmasam bu rüzgâr seni alır götürür' demiş. Nedir bu böcek türünün çektiği? Kafka da Değişim'de maddeci pazarlamacıyı örümceğe çevirmemiş miydi?
Kibir olmamalı, tevazuda da orta yolu bulmalı. Herkes ağa olursa çiftlikte işler yürümez, diğer türlü de böyledir. Ağalık da marabalık da her kişinin değil, er kişinin işidir. Herkes ağalık yapamayacağı gibi, herkes de marabalık yapamaz. Düzen böyle kurulmuş, görevler taksim edilmiş. Ne ağanın maraba olmasına, ne de marabanın ağalık taslamasına gerek vardır.
Herkes komutan olursa kim savaşacak, herkes emir verirse kim emir dinleyecek?


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



