Mevlana Celaleddin, babası Bahaeddin Veled vefat edince, babasının eski şakirdi Seyyid Burhaneddin'e mürit olmuştu. "İşte Tırmızli sırlar bilici Burhaneddin, Mevlana'nın böyle müşkül bir yalnızlığında çıkagelmişti. Çıkagelmiş değil de sanki 'gayb' tarafından Mevlana'yı irşada görevlendirilmişti. Ona tam dokuz yıl mürşidlik etmiş, onu hemen tutuşmaya hazır bir çıra haline getirmiş ve o ahval içinde zuhur eden Tebrizli Şems'e devretmek üzere Konya'dan ayrılıp Kayseri'ye gitmişti." (Kabaklı, a.g.e. sayfa 26)
Seyyid Burhaneddin Tırmızi'nin Kayseri'ye gittikten sonra henüz bir yıl geçmemişken vefat etmesi üzerine, Mevlana Celaleddin beş sene sürecek bir yalnızlık ve bekleyiş devresine girmişti. Ne var ki bu özlem dolu yalnızlık, çok mutlu bir sonla noktalanacak, 1244'te Şems-i Tebrizi'nin Konya'ya gelmesiyle bitmiş olacaktı. (Bkz. Vakkasoğlu, Vehbi, Önce Alkışladılar Sonra Öldürdüler, İstanbul, 2001, s. 101) Fakat Konya'daki bu ilk buluşmadan daha evvel bir rivayete göre Mevlana 30 yaşında iken, Şam'da acayip kıyafetli bir adam onun yanına gelerek elini öpmüş ve "Alemin sarrafı beni tanı" dedikten sonra birden bire kalabalığın içine karışıp kaybolmuştur. (Bkz. Alkan, Ercan, İki Deniz, Keşkul, Haziran, 2004, sayı 1, s. 22)
Nihayet 1244 Ekimi yani 26 Cemaziyelahir, 642 tarihinde Mevlana, 38 Şems 60 yaşında iken Konya'daki ilk karşılaşmaları gerçekleşir. Artık beklenen zaman gelmiş ve kaderin önceden örülmüş tuğlaları zahirde de yerli yerine oturmaya başlamıştır. Başka bir ifade ile yanmak üzere hazırlanmış aşk çırası, Şems'in ateşiyle buluşmuştur. Konya'daki bu ilk karşılaşmalarında aralarında şöyle bir diyalog geçer:
"Şems: Hz Muhammed mi büyüktür Bayezid-i Bistami mi?
Mevlana: Elbette Muhammed (a.s.) bütün enbiya ve evliyanın büyüğüdür.
Şems: Peki ama Hz Muhammed: "Yarabbi seni tenzih ederim. Biz seni gereğince bilemedik. Sana günde yetmiş kere istiğfar ederim" buyurduğu halde Bayezid: "Kendimi noksan sıfatlardan arıtırım. Makamım ne kadar yüce ki cübbemin içinde Allah'tan gayrı varlık yok" demektedir buna ne buyrulur.
Mevlana: Bu tabiidir. Çünkü Allah'ın mahbubu Muhammed (a.s.) günde yetmiş makam aşıyor ve ulaştığı her makamda önceki bilgisinden istiğfar ediyor. "Ey bizim idrakimizden üstün olan Allah biz Seni gereğince bilemedik" diyordu. Bayezid ise bir makam aştı, bir tecelli ile kendinden geçti. Daha fazlasına eremediği için taştı ve öyle yerli yersiz söylendi." (Kabaklı, a.g.e., s. 30,31)
Bu karşılaşmayla Mevlana ve Şems arasındaki dostluğun temelleri atılmış oldu. Mevlana, Şems Konya'ya geldikten sonra artık dersi ve vaazı bırakmış, onun emriyle semaya koyulmuş, şiir söylemeye başlamıştı. Söylediği şiirler ise, görüntüde din sınırlarını adamakıllı aşmaktaydı. Bu durum karşısında Mevlana'nın sevenleri kıskançlık gösteriyor, Şems'in büyü ve telkin ile onu yoldan çıkardığını düşünüyorlardı. Şems'in sohbetlerinde bulunanlar, bu coşkun erin sözlerine asla tahammül edemiyorlardı. Bütün bunlar Mevlana'yı yoldan çıkaran, belki de onlarca dinsiz imansız eden Şems'in aleyhine bir cereyan meydana getirmişti. Fakat Şems-i Tebrizî onların davranışlarına hiç aldırmıyor, art arda pervasızca tok sözlerini sarf etmeye devam ediyordu. Özellikle de Mevlana'nın eski çevresine karşı kırıcı ve hırçın davranışlar sergiliyordu. Aşk ve cezbe haline giren Mevlana ise, Şems'i etrafındaki herkese üstün tuttuğunu söylüyor ve onun dostluğunu hiçbir şeye değişemeyeceğini çeşitli ortamlarda defalarca dile getiriyordu. Hatta Şems'i kötülemek için kendisine gelenlere de gücenmekteydi. (Bkz. Gölpınarlı, a.g.e. s. 13; Kabaklı, a.g.e. s. 42, 43)
Anlaşılan odur ki, Mevlana Şems'ten sonra hayli değişmiştir fakat bu değişimin bir anda olduğu söylenemez. Sezai Karakoç bu "değişim" konusunda şöyle söylemektedir: "Kimileri sanır ki Mevlana'da belli bir andan sonra ansızın büyük bir değişiklik olmuş, birden bire olduğundan bambaşka bir Mevlana doğmuştur. Oysa hiç bir değişim ve oluşum birden bire olmaz. Derinlerde görünmeyen planda, yavaş ve uzun bir hazırlanma dönemi olur. Bir deprem gibi. Biz sanırız ki deprem ansızın olur." (Karakoç, Sezai, Mevlana, İstanbul, 1999, s. 20)
Mevlana'daki değişim beraberinde birçok problemleri de getirmişti. Zira Mevlana'nın etrafında Güneş'i kıskanan müritleri bulunmaktaydı ve onlar istiyordu ki Güneş sadece kendilerine ışık versin. Oysa Güneş herkesi aydınlatmaya yeterdi. Derken günler geceleri kovalıyor ve Konya'daki Şems aleyhtarlığı giderek artıyordu. Mevlana'nın oğlu Sultan Veled, Şems'e karşı oluşan Konya'daki nefret tufanını ve olumsuz propaganda cereyanını "İbtida Name"de şöyle anlatır: "Hepsi de kınamaya koyuldu. Gerçekten haberi olmayan ve bir sürüye benzeyen o müritler birbirlerine; neden şeyhimiz, onun gibi birisine kapılsın da bizden yüz çevirsin? Hepimiz kişizadeyiz, ona kuluz, köleyiz, aşığız. Bizce onun Tanrı mazharı olduğunda şüphe yok, ondan birçok keremler gördük. Gördüklerimizi, az kişi görmüştür. Her kulak öyle sözler duyamaz. Doğan kuşu gibi avlandık, ona birçok avlar getirdik. Mevlana, bizim yüzümüzden tanındı. Dostu sevindi, düşmanı kahroldu. Bu böyleyken kim oluyor bu Şemseddin ki şeyhimiz, ona alındı, yüzümüze bile bakmıyor. Artık yüzünü göremez olduk. Büyücü müdür nedir? Sihirle kendisini şeyhe sevdirdi. Ne aslı belli ne nesli... Nereli olduğunu bile layığıyla bilmiyoruz. Halk vaazdan mahrum oldu, kutlu talihimiz döndü diyorlardı. Bazen Şemseddin'i gördükçe kılıçlarına el atıyor, yüzüne karşı sövüyorlardı. Hepsi Şemseddin'in Konya'dan gitmesini yahut ölmesini bekliyordu." (Gölpınarlı, a.g.e., s. 13,14)
Şems, kendisine karşı oluşan nefretin Konya'da yayılması üzerine 15 Şubat 1246'da Mevlana'ya haber vermeden ansızın ortadan kayboldu. Bu sefer de hicran ateşi ile yanıp kavrulan Mevlana, ayrılığın acısıyla inlemeye başlamıştı. Böylece şairliğinin de yakıcı devresine girmiş oldu. Derken bir gün, bu acıya su serpecek bir mektup geldi, mektup Şems'ten gelmekteydi. Şam'da olduğu anlaşılan Şems'e bir mektup da Mevlana yazdı ve mektubu oğlu Sultan Veled'e vererek ona gönderdi. Uğurlarken de oğluna "Git onu çağır, kendisini incitenler çoktan pişman oldular, ben ise yokluğuna dayanamıyorum. Lütfetsin gelsin artık" diye söylemişti.
Sultan Veled mektubu yerine ulaştırdı ve Şems'i de alarak Konya'ya geri döndü. 8 Mayıs 1247 tarihinde Şems'in Konya'ya dönüşüyle Mevlana'nın hasret gözyaşları dinmiş ve yerini sevinç gözyaşlarına bırakmıştı. Acı dolu o ayrılık günleri artık geride kalmıştı fakat ne yazıktı ki bu kavuşma anı çok uzun sürmeyecekti. Çünkü Şems'e karşı kurulan kin ve nifak kazanları, yeniden kaynatılmaya başlanmıştı. (Bkz. Kabaklı, a.g.e., s. 43, 44)
Şemsin ikinci kayboluşu ise birincisinden çok daha muammalıdır. Onun sırrolması konusunda çok değişik rivayetler olmakla birlikte Şems'in nasıl kaybolduğu konusu halen gizemini sürdürmektedir. Sultan Veled'in İbtida Name'sinde ve Eflaki'nin Menakib'ül Arifin'de bu konudaki bazı rivayetlere yer verilmiştir.
Kaynaklar incelendiğinde bu esrarengiz kayboluşun kesin olmamakla birlikte şöyle gerçekleşmiş olabileceği düşünülmektedir: "Bir gece Mevlana ile otururken, dışarıdan biri onu çağırdı. Şems kendisini katle davet ettiklerini söyleyerek çıktı. Dışarıda pusu kurulmuştu. Bıçak üşürerek öldürmek istediler, lakin Şems bir nara atınca, içlerinde Mevlana'nın ortanca oğlu Alaaddin de bulunan o cemaat bihuş oldular; akılları başlarına geldiği zaman yerde birkaç damla kan gördüler. Ondan sonra bir daha Şems'in izi bulunamadı." (Vakkasoğlu, a.g.e., s. 102)
Gölpınarlı ise olayı şöyle anlatır: "1247 yılı Aralık ayının beşinci Perşembe günü, İçlerinde Mevlana'nın oğlu Alaaddin'in de bulunduğu yedi kişi, Şems'e bir pusu kurdular; onu öldürüp cesedini battal bir kuyuya attılar. Sonradan bunu duyan Sultan Veled bir gece bazı dostlarıyla gidip cesedi kuyudan çıkardı." (Gölpınarlı, a.g.e., s. 15)
"Mevlana Şemseddin'i inciten bu küçük oğlunu affedememişti. Küskünlük ve nefretinin ne kadar uzun sürüldüğüne bakılsın ki, Şems'in vefatından on beş yıl sonra 1262' de ölen Alaaddin'in cenazesinde bulunmamış, namazını da kılmamıştı. Eflaki; Ancak ölümünden bir hayli sonra oğlunun mezarı başına gittiğini, kireçle sıvanmış kabri üzerine "Yarabbi! Senden yalnız iyilik sahipleri kerem umarsa; / Mücrim olanlar kime dayansın, kime sığınsın?" diye Arapça bir beyit yazdığını ayrıca 'Mana aleminde Şemseddin'i gördüm, Alaaddin ile barıştı onu bağışladı. O da rahmete kavuşanlar arasına girdi' dediğini nakletmektedir." (Kabaklı, a.g.e., s. 36)
Mevlana ve Şems ikilisinin birbirine olan bağlılıkları o dereceye ulaşmıştır ki, Şems'in vefatından sonra yaşanan şu olay bunu en güzel şekilde ortaya koyar: "Bir gün Mevlana'ya birisi 'Şems'i gördüm' diye haber verir. Bu haberden sonra Mevlana üstünde bulunan feraceyi ona bağışlar. Hizmetinde bulunan kimseler bu şahsın yalan söylediğini, böyle bir şeyin olmasının imkânsızlığını her ne kadar belirtirlerse de Hazreti Mevlana 'Bu Feraceyi onun söylemiş olduğu yalana bağışlıyorum. Şayet dosttan doğru bir haber getirmiş olsaydı canımı bile verirdim' diye mukabelede bulunur." (Alkan, a.g.e., s. 24)
Şems'in bu hazin kayboluşu sadece Mevlana'yı hüzünlere gark etmemiş, asırlar sonrasında yaşayan sevenlerinin de içlerinin oyulmasına neden olmuştu. Bu esrarengiz veliyi hiç görmedikleri halde seven birçok insanı da acı ile karışık bir düşünme evresine sevk etmişti. Neticede sırroluşunun mahiyeti her ne olursa olsun, onu Mevlana ile buluşturan da, ondan ayıran ve muammalı bir şekilde kaybolmasına sebep olan da kader ipini elinde tutan Cenab-ı Mevla'ydı. Bu hikâye burada bitmeyecek, bu ayrılık böyle yarım kalmayacaktır. Belki de bambaşka bir ortamda, bambaşka bir şekilde neşeli bir kavuşma ile nihayetlenecektir.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:




