Ermeniler ile olan ilişkilerimiz, hem devlet hem de millet olarak uluslararası kamuoyunda başımızı ağrıtmaya devam ediyor. Bütün deliller, bütün resmî ve gayriresmî belgeler Türkler’e yapılan haksızlıktan, isyandan ve zulümden söz etse de, bugün dış dünya bunun aksini söylemekten hatta meclislerinde bu yönde kararlar almaktan çekinmiyor.
Haklı olduğumuzu ispat etmek, Amerika’da tezimize destek bulmak, bizlerin hakkını savunmak için Yahudi kuruluşlarından ve lobilerinden de yardım almayı, davamızı onlara emanet etmeyi de kabullenebiliyoruz.
Hrant Dink’in öldürülmesinden sonra herkesi derin bir sessizlik alsa da, bunun meselenin sükûtu mu yoksa fırtına öncesi bir sessizlik mi olduğunu henüz kestiremiyoruz.
Meselenin bundan sonra nasıl bir seyir izleyeceği, Ermenilerin kendilerine destek bulmak, kendilerini haklı çıkarmak için nasıl bir yönteme başvuracakları açıklığa kavuşmadı.
Meseleyi “tehcirle” sınırlandıran Ermenilerin Anadolu topraklarında huzur ve güven içinde Selçuklular ve Osmanlılar zamanında nasıl yaşadıklarını izah etmeleri gerekir. Amerikalı bilim adamı Justin McCarthy’i TBMM’de saatlerce Ermenilerin yaptığı haksızlıktan söz ettikten sonra, konuşmasını şu tarihî soru ile bitirmişti: “Türkler madem bu Ermenileri kesecekti, onlara katliâm uygulayacaktı, Selçuklular ve Osmanlılar -bin yıldır- niçin bunu en güçlü zamanlarında yapmadılar da, bugünleri beklediler?”
Ermeni meselesi konusunda Türkiye, neredeyse o sancılı günleri adeta saat saat aydınlatmaktan tutunda da, her türlü kazılar dahil meselenin açıklığa kavuşması için bütün imkânlarını seferber etmiştir. Türk Tarih Kurumu Başkanı Yusuf Halaçoğlu’nun bu konudaki çabaları ve yaklaşımı Türkiye’nin ciddiyetini ve kararlılığını ortaya koyarken meselenin karşı cephesinde yer alan Erivan’ın, desteği, tarihten, arşivden ve kazılardan araması yerine Avrupa devletlerinden araması aslında söylediklerini ve tezlerini geçersiz kılmak için başlı başına bir delildir. Üniversitelerimiz de bu konuda neredeyse yarış içinde o döneme ışık tutacak tez çalışmalarını yaptırmış, akademik dünyada Türkiye’nin haklılığını ispat için bütün gücünü ortaya koymuştur. Belli başlı tezlerin adını ve konusunu burada zikretmek, bizlere, yapılan çalışmaların şümulü hakkında bir fikir verecektir. Rus kaynaklarına göre Anadolu'daki Ermeni faaliyetleri (1914-1918), Şahin Doğan, Sütçü İmam Üniversitesi; Şebinkarahisar-Giresun ve çevresindeki Ermeni olayları, Selcan Alperay Kaşlı, Afyon Kocatepe Üni.; Mondros mütarekesinden kurtuluşa Kars ve civarında Ermeni tehdidi (30 Ekim 1918-30 Ekim 1920), Yavuz Yılmaz, Kafkas Üni.; Osmanlı arşiv belgelerine göre Ermeni Hınçak cemiyetinin Osmanlı imparatorluğundaki siyasal faaliyetleri (1887-1908), Özlem Karsandık, Mersin Üni.; Tehcir öncesi vilâyât-ı sitteden Amerika`ya Ermeni göçü, Ahmet Akter, Dokuz Eylül Üni.; The Times gazetesine göre 1896-1897 yıllarında Ermeni sorunu, Yüksel Kabadayı, Sakarya Üni.; Türk basınında Ermeni meselesi (1914-1919) (Alemdar, Ati, İkdam, İleri, İrade-i Milliye, Sabah, Takvim-i Vakayi, Tanin, Tercüman-ı Hakikat, Vakit gazetelerine göre), Yusuf Tanatmış, Erciyes Üni.; Geçmişten günümüze Ermeni meselesi ve sözde soykırımın uluslararası kriterler açısından değerlendirilmesi, Meltem Uluada, Atılım Üni.; 1889-1895 arası Kumkapı ve çevresi Ermeni hadiseleri, Sadık Okuducu, Marmara Üni.; Ermeni terör örgütleri ve bu örgütlerin bağlantılı olduğu diğer örgütler, Murat Temur, Gebze Yüksek Teknoloji Ens.; Adana ve havalisinde Ermeni olayları (1918-1921), İsmail Uludağ, Sakarya Üni.; Diyarbakır ili ve çevresinde Ermeni olayları (1908-1923), Serkan Yazıcı, Sakarya Üni.; Ermeni meselesinin ortaya çıkışında kilisenin rolü, Zeynep Cumhur, Sakarya Üni.; ll. Abdülhamid Döneminde Orta ve Doğu Karadeniz'de Ermeni tedhişi, Tuğrul Özcan, On Dokuz Mayıs Üni. (Bu çalışma kitap olarak da basılmış, Akis kitap, İstanbul, Şubat, 2007); vs. vs.
Bütün bunlara rağmen kırılamayan bir Ermeni inadı vardır ortada. Doğu Anadolu’da açılan mezarlar, bütün resmî belgeler ve farklı ülkelerin arşivleri Ermenilerin davasını ne yazık ki çürütmeye yetmemektedir. Zira, bu tür durumlarda sadece haklı olmak yeterli gelmemekte, büyük devletlerin meseleye bakışı da önem arz etmektedir. Her yıl 24 Nisan’da Amerikan Başkanının yapacağı konuşma, ne hikmetse tarihî gerçeklerden daha çok ilgilendirmektedir, her iki kesimi de. Zira “soykırım” kelimesi Ermenilerin büyük bir arzu ile ve yıllardır beklediği andır, Türkiye de ecel terleri dökmektedir, “soykırım”ı söyletmemek için. Ermeniler ile olan ilişkimizi tarihin sadece bu dönemi ile sınırlı tutarsak ve gücümüzü bu tatsız günler için harcarsak bir çıkış yolu bulamayacağımız açıktır. Zira bizlerin tanışıklığı ve birlikteliği çok daha eski ve köklüdür.
Rum ülkesi Müslümanlaşırken aynı zamanda büyük bir kader ve büyük bir tarih de adım adım şekillenmekte ve yazılmaktadır. 1071’den beri Rum ülkesini Müslüman kılmak için gâzâ ve fetih politikası uygulayan atalarımız Anadolu’da farklı farklı milletler de cihad etmiş veya onlarla barış yolunu tutmuştur. Ermeniler de işte Rum (Bizans) ülkesinde yaşayan milletlerden birisi idi.
Ermenilerle ilk karşılaşma
Selçuklular konusunda uzman, aynı zamanda Türk Tarih Kurumu Aslî Üyesi Ali Sevim’in kaleme aldığı Genel Çizgileri ile Selçuklu-Ermeni İlişkileri adlı çalışma meseleye giriş açısından temel ve sağlam bir kaynaktır.
Henüz Selçuklu devleti kurulmadan, 1015-1021 yılları arasında Alparslan’ın babası Çağrı Beyin Doğu Anadolu’ya yaptığı seferler esnasında Van gölü bölgesindeki Ermeni topraklarında(Vaspurakan) ilk karşılaşma gerçekleşir. O zamana değin hiç Türk askeri görmemiş olan Ermeniler, “Mızrak, ok ve yaydan silahları çekili olan, beli kemerli, uzun ve örülü saçlı, rüzgâr gibi uçan Türk atlıları” karşısında korkuya ve dehşete kapılmışlardır. Bu çarpışmada “yağmur gibi atılan oklar” karşısında daha fazla direnemeyen Ermeni kuvvetleri bozguna uğramaktan kurtulamamışlardır.
Bizans İmparatoru 2. Basil, Türklerin, topraklarına yönelik bu akınları karşısında ülkesini korumak için Van gölü çevresinde bulunan Ermenileri (40 bin Ermeni) ve Gürcüleri Sivas ve Kayseri’ye tehcir ettirmiş, böylece tarihteki ilk Ermeni tehciri de gerçekleşmiştir. Bizans’a tâbi olan Ermeniler çok ağır vergilere ve soy kırımlara uğramışlardır. Kars ve Van bölgesi Ermeni hanedanlarının tüm soyları âdeta yok edilmiş, Ermeni kilise ve manastırları Bizans bürokratları ve papazları tarafından istila ve işgal edilmiştir. Bütün bunların sebebi, Ermenilerin Müslüman emirliklerle işbirliğine girmesi, zaman zaman da Bizans’a karşı isyanlara kalkışmasıdır.
Sultan Alparslan 1064 ve 1068 seferlerinde Ermeni, Gürcü ve Abhaza memleketlerini fethetmiş, böylece Ermeniler tam bir yönetim ve devlet olarak Türklerin emri altında yaşamaya başlamışlardır. Büyük Selçuklular zamanında Urfa kenti gibi Antakya Ermeni Prensliği de Selçuklulara bağlanmıştır.
Ermeniler, Büyük Selçuklu Devleti’nde olduğu gibi Anadolu (Türkiye) Selçuklu Devleti’nde de küçük prenslikler halinde, her türlü dinî ve idarî faaliyetlerinde serbest idiler.
Anadolu henüz yeni yeni İslâm’la tanışırken, gâzâ ve fetihler Rum ülkesini Türkleştirirken, Batı’dan hiç beklenilmeyen bir kuvvet, yağmalar ve istilalar ile bu toprakları da geçerek Kudüs’e ulaşmak için yola çıkmıştır. Haçlı seferleri Avrupa’dan kopup gelen milletlerin Kudüs’e ulaşmak ve Kudüs’ü Müslümanlardan kurtarmak için yollara döküldükleri faaliyetlerdir.
İlk Haçlı seferinde (1096-1099) ne olup bittiğini tam olarak kavrayamayan İslâm dünyası seferin sonrasında meselenin ciddiyetini anlamıştır. 7 Mayıs 1104 tarihinde cereyan eden Harran savaşında, Türkler Haçlı ordularını yenmişler, arka arkaya üç savaş ile onları bozguna uğratmışlar böylece Haçlıların yenilmezlik unvanları Anadolu topraklarında ve Türkler karşısında bitmiştir. Fakat Haçlılar henüz Türkiye topraklarından tamamen atılamadığı için Suriye sınırına yakın bölgelerde faaliyetlerine devam etmişlerdir.
İlk ihanet
Tarihteki ilk acı hadise, Ermeniler’in Türkler’e ihaneti, onların Haçlılara yardım etmeleri ve Haçlılarla işbirliği yapmaları üzerine vuku bulacaktır. Anadolu Selçuklu Sultanı Melikşah’ın ölümü (1092) devlet içinde bir belirsizlik ve kaos doğurmuştur. Devlet merkezle uğraşırken sınırlar üzerindeki hakimiyet zayıflamıştır. Urfa, Selçuklular adına Ermeniler tarafından yönetilen bir Selçuklu şehridir. Haçlıların komutanlarından Baudouin de Boulogne yerli Ermeni halkın daveti üzerine geldiği Urfa’da kont olarak kendi devletini kurmuştur (1098). Yine Haçlıların Selçuklu şehri Antakya’yı alması (Haziran, 1098), Ermeni Firuz’un ihaneti ile olmuştur. Ayrıca Ermeniler yine bu dönemde özellikle Güneydoğu Anadolu ve Kuzey Suriye’de cereyan eden olaylarda Selçuklulara karşı zaman zaman Haçlıların yanında yer almaktan geri durmamışlardır.
Bilhassa Haçlı seferleri konusunda ülkemizdeki sayılı uzmanlardan birisi olan Işın Demirkent’in çalışmaları ve eserleri bu dönemin tarihini aydınlatmak, hem Selçukluları, hem Haçlıları hem de Ermenileri yakından tanımak bakımından son derece önemlidir. Urfa’nın Ermeniler tarafından Haçlılara teslimi, tarihe Urfa Haçlı Kontluğu olarak geçen bir devletin kurulmasına ve bu devletin resmî olarak 1118-1146 yıllarında arasında yaşamasına sebep olmuştur. Bu dönem, sürekli olarak Haçlılar, Selçuklular ve Ermeniler arasında çeşitli çarpışma ve savaşlara sahne olmuştur. Urfa bölgesinde etkili bir konumda bulunan, Türk komutanlarından, Selçuklu hükümdarı Tuğrul Arslan’ın atabeki olan Artuklu Belek Gazi, Gerger hakimi Ermeni Mikhail ile mücadele içindedir. Belek Gazi’nin bütün gücüne ve şöhretine rağmen Gerger Ermenileri eşkıyalık yaparak onun ülkesi olan Hanzit’i yağma ediyorlardı. Belek, Gerger hakimi Mikhail’e adamlarının eşkıyalığını önlediği takdirde her yıl bin yük un göndermeyi vaad ettiği gibi, kendi arazisinde bulunan üç köyü de ona verdi. Mikhail müteaddid defalar, Belek’e sadakat yemini etmesine rağmen bunları tutmamıştı. Vaat olunan unların gönderildiği aynı gün, Mikhail’in haydutları Hanzit’te iki köyü yakarak yağmaladılar ve onların sözlerine güvenerek savunma tedbirini almamış olan Türkleri de öldürdüler (1120).
Dün ve bugün
Yazımızı Ali Sevim’in yukarıda sözünü ettiğimiz eserinin sonunda yer verdiği ve Ermeni-Selçuklu ilişkilerini özetlediği sekiz maddeden yedincisini buraya alarak bitiriyoruz:
“Bizans ve Selçuklular dönemlerinde, vasallık statüsü içinde (iç işlerinde bağımsız, dış işlerinde tâbi olduğu devlete bağlı), siyasî yaşamlarını sürdüren Ermenilerin siyasî yetenekleri hemen hiç yok gibidir. Bunun en iyi ve belirgin örneği, bağımsızlıkları uğruna, tâbi oldukları Bizans ve Selçuklular gibi, iki büyük cihanşümul devlete karşı çoğu kez, kendileri aleyhine çok ağır sonuçlar doğuran hareketlere girişmeleri oluşturur.”
Sanırım, Ermeniler, bu tutumlarından vaz geçmediklerini ispat etmek, aynı sancıyı Osmanlı’ya da(hepimize) yaşatmak için “tehcirle” sonuçlanan son isyanlarına kalkışmışlar, arkalarında İtilaf devletlerinin varlığını hissederek bu sonuçsuz ve hüsran dolu maceraya atılmışlardır. Bu cür’etkârlıkları bin yıldır yaşadıkları ve Türklerin himayesi altında güven içinde oldukları topraklarından ayrılık ile neticelenmiş, umutlarını emperyalistlerin politikalarında ararken, acılarını ve tarihlerini bu topraklara gömmek durumunda kalmışlardır.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için



