"Bu mallar ve servet sizden sadece zengin olanlar arasında dönüp-dolaşan bir devlet olmasın."(59 Haşr 7)
Sovyetler Birliği'nin çöküşünden sonra rakipsiz ve denetimsiz kalan Batı dünyası, özellikle Siyonizm ve ABD 'Yeni Dünya Düzeni' adı altında dünyayı kontrol altına almak için harekete geçmişlerdir. ABD'de Neocon-Siyonist ittifakı kurulmuş arkasından Afganistan ve Irak işgal edilmiştir. ABD, 'Yeni Amerikan Yüzyılı Projesi' adı altında birçok projeyi servise sokmuştur. 1980 sonrasında Türkiye'nin idari ve ekonomik yapısının değiştirilmesi için şiddeti gittikçe artan baskı uygulanmış ve uygulanmaya da devam edilmektedir. Küreselleşme ve Yeni dünya düzeni adı altında yürütülen kampanyada İnsan Hakları, Serbestlik, Bireysellik, Diyalog, Hoşgörü, Serbest Pazar, Özel Sektörün Kutsallığı, Özelleştirme, Demokrasi, Laiklik, Uluslararası tahkim, Dünya Vatandaşlığı, Tek Bir Evrensel Medeniyet kavramları yoğun bir şekilde kullanılmıştır. Pazar ve özelleştirme konusunda İMF ve Dünya bankası aracılığıyla ülkeler dövülmüştür. Türkiye'de 24 Ocak kararları ile başlayan süreç Özal döneminde ivmelendirilerek devam etmiştir. 1999 yılından itibaren Serbest Pazar Baskısı yapılarak Türkiye'deki kamu kuruluşlarının özelleştirilmesi istenmiştir. Özelleştirmede de yabancı ortak şartı dayatılıp kabul ettirilmiştir. 2000'den sonra Türkiye'nin elindeki en stratejik alanlar dahil bir çok kamu sektörü serbest pazar, serbest piyasa baskısı ile özelleştirilmiştir.
Türkiye Şeker Fabrikaları A.Ş.(Türkşeker) 22.06. 2000 tarihinde İMF'ye verilen "Ek Niyet Mektubu" kapsamında, belirlenen esaslar doğrultusunda özelleştirme kapsamına alınmıştır. Bu tarihten itibaren Şeker - İş sendikası Türkşeker'in özelleştirilmemesi için ciddi bir mücadele vermektedir.
Bu yazı serisinde özelleştirme felsefesinin arka planı, Siyonizm/Küresel Sermaye ve Büyük Ortadoğu Projesi İle olan ilişkisi ve Şeker gibi stratejik alanlardaki özelleştirmelerin gelecek nesillere bedelinin ne olacağı ele alınacaktır.
Serbest piyasa ya da pazar
Serbest pazar ya da piyasa adı ile arza ve talep dengesine göre fiyatların kendiliğinden belirlendiği, harici bir müdahalenin olmadığı, ticari- ekonomik bir dünya tanımlanmaktadır. Burada insan iradesinden bağımsız, harici hiçbir müdahale olmadan sadece ve sadece ekonominin, piyasanın kanuniyetine göre her şeyin belirlendiği iddia edilmektedir. Ekonominin kâr ve zarar denkleminde her şeyi belirlemesi, sosyal faydayı, toplumsal dayanışması, sosyal refahı yok varsayması anlamına gelmektedir. Burada her şeyin alınıp satılan ürünlere dönüştürülmesi, metalaştırılması, ticarileştirilmesi söz konusudur. Bu sistemde tüketim esastır. Tüketim için ihtiyaç oluşturulması, bağımlılık meydana getirilmesi şarttır. Bunun için toplumsal mühendislik oyunları, reklam ve kamuoyu yönlendirme teknikleri ile kamuoyu oluşturarak kitleler yönlendirilmekte ve şekillendirilmektedir. Dolayısıyla Pazar, sadece ticari ilişkileri değil aynı zamanda pazarın dışındaki tüm beşeri, toplumsal ilişkileri, devlet çarkını, hukuk sistemini, siyaset, eğitim ve yönetim mekanizmasını belirler. Bu sistemde kadın, çocuk, aile, bilgi ve kültür ticarileşmiş ve metalaşmıştır. Bu, refahtan şımarıp azmış güçlü bir azınlığın yaşadığı ve fakat büyük çoğunluğu teşkil eden zayıfların yoksulların yok olduğu ya da olması gereken bir hayat tarzı, yaşam biçimi demektir. Böyle bir dünyada refahtan şımarıp azmış olanların önüne hiçbir engel konmamalıdır ve onlar için her şey serbestleşmelidir.
Hayatın her alanının Pazar tarafından şekillendirilmesi demek, hayatın her alanına ilişkin kanunları, kuralları vaaz etmek demektir. Pazarın bu duruma gelmesinin felsefi anlamı ne olabilir?
Bu durumda sorulması gereken temel soru, din nedir? Pazara yüklenen yukarıdaki fonksiyonlarla din arasında bir ilişki var mıdır?
Din nedir?
Din kelimesi dil yönünden incelendiğinde; Baş eğmek, itaat etmek, hakkını almak, ödünç almak, borç etmek, adet edinmek, baş eğdirmek, zorlamak, hesaba çekmek, idare etmek, ceza veya mükafat vermek, hizmet etmek, borç vermek gibi anlamları bulunmaktadır( 1-4 ).
Kur'an-ı Kerim'de bütün bu anlamlar kategorize edilerek birbiri ile bağlantılı 5 ana anlamda kullanılmaktadır:
Birincisi: 'Yüce egemenlik, otorite sahibinden gelen üstünlük ve galibiyet.'
İkincisi: Bu yüksek Egemenlik sahibinin verdiklerine karşı kendini borçlu hissedip boyun eğmek, ona itaat etmek, tapınmak, hizmetkârlık yapmak.
Üçüncüsü: Bu yüksek hakimi otoriteden gelen değerler sistemi çerçevesinde fıtrat üzerine inşa edilen 'fikri ve ameli nizam'.
Dördüncüsü: Yüksek otorite sahibinden gelen değerler sistemini benimseyip yaşama aktaran insan topluluğu, 'Millet/Ümmet'
Beşincisi: 'Bu nizama uymaya ve ihlasla bağlanmaya karşı bu yüksek otoritenin verdiği mükafat veya karşı gelmek suretiyle isyan etmeğe verdiği ceza."
Kur'an-ı Kerim'de "Din" kelimesi bazen birinci ve ikinci (Mümin 64-65, Zümer2,3, 11-17, Nahl 52 Ali İmran 83, Beyyine 5) , bazen üçüncü (Yunus 103,104, Yusuf 40, Rum 26-30, Nur 2 Tevbe 36, Yusuf 76, Enam 137 Şura 21 Kafirun 6), bazen dördüncü (2/130,135 3/95 4/125 6/161 16/123 22/78), bazen da beşinci (Zariyat 5,6, Maun 1-3, İnfitar 17-19) manada kullanmıştır.
Kur'an-ı Kerim'de din kelimesinin 5 manayı da içerecek şekilde kullanıldığı ayetler vardır (Tevbe 29,33, Mümin 26, Ali imran 19,85 Enfal 39, Nasr 1-3) (1).
Dolayısıyla din, insanın yüksek, üstün bir otoriteye boyun eğip itaat ettiği ve bu otorite tarafından vaz edilen kanun, kaide ve kurallara bağlı olarak yaşamayı kabul ettiği, üstün otoriteye itaat edip kanun ve kurullara uyduğu sürece mükafatlandırıldığı, aksi durumda, isyan halinde, zillet, aşağılık ve kötü sonuçla karşılaştığı bir hayat nizamı anlamına gelmektedir.
Tevbe 29'da 'Allah'ın ve Peygamberinin haram ettiği şeyleri haram tanımayan' ifadesi ile, Allah'ın ve Peygamberin vazettiği genel hükümlerle inşa edilen bir sistemden, hayat tarzından bahsedilmektedir.
Hz. Peygamber Tevbe Süresi 31. ayetini, bu çerçevede yorumlamıştır:
"Aslında onlar, ruhbanlarına tapınmadılar, ancak bunlar Allah'ın haram ettiği bir şeyi kendileri için helâl kılınca hemen helâl addediverdiler, Allah'ın helâl kıldığı bir şeyi de kendilerine haram edince hemen haram addediverdiler." (Tirmizî, Tefsir, Berâe, (3094).)
(40 Mümin, 26)'da Firavun'un 'dininizi değiştireceğinden, yahut yeryüzünde fesat çıkaracağından korkuyorum' şeklindeki ifadesi, Hz. Musa'nın halkın içinde yaşadığı ve kendisini bağımlı hissettiği kurallar, kaideler ve kanunlar bütününün oluşturduğu bir nizam ve bir yaşam tarzını değiştirmek istediğine dikkat çekmek içindir.
İki ana din
İnsanın yeryüzünde nasıl yaşaması ve hangi değerlere göre hayatını tanzim etmesi gerektiğine ilişkin kaideleri, kuralları ve kanunları kimin vaaz edeceği, vaaz edilen bu nizamda insanın yetki ve sorumlulukları ve vaaz eden otoriteye karşı insanın sorumlulukları, bu dünya ile ölüm sonrası hayat arasındaki ilişkinin nasıl kurulacağı, otoriteden insana doğru yönelen ödül ve cezanın ne olacağı dinleri birbirinden ayıran temel unsurlardır.
Kur'an-ı Kerim bu olguya yol boyu dikkat çekmektedir. 3/83: 42/21; 10/104; 10/105,106; 30/30 ayetlerinde, Allah'ı kanun, kural koyucu, ödüllendirip cezalandırıcı en yüksek otorite olarak kabul edip etmemeye ve ona itaat edip etmemeye göre dinler tasnif edilmektedir. Allah'ı en üst otorite ve referans alan din tevhid dini, fıtrat dini, bunun dışındakilerin tümü ise şirk dini statüsündedir.
Yeni şirk dini ('Pazar tektanrıcılığı'): Serbest piyasa
Bu anlamlandırma çerçevesinde, yukarıda tanımlanan serbest piyasa, serbest pazar anlayışını nasıl konumlandırabiliriz? Eğer piyasa hayattaki her şeyi şekillendiriyor ise bu bir din demektir ve yeni şirk dinidir.
Garaudy'e göre Serbest piyasa ekonomisi yeni bir dindir:
"Pazar, ancak toplumsal, kişisel veya ulusal ilişkilerin tek düzenleyicisi, iktidarın ve hiyerarşilerin tek kaynağı haline geldiği zaman bir din şekline dönüşür. Ne var ki pazarın bu değişim ve dönüşümünün nihayetinde düşünce, sanat veya vicdani değerler de dahil, bütün insanı değerler ticari değerler haline gelmiştir...
Son aşamasına gelmiş bulunan bu ekonomi, artık hakim din mahiyetine bürünmüştür. Ne var ki kendi adını söylemeye cesaret edemeyen bir dindir bu: Pazar tektanrıcılığı."(5)
Şeraiti' de Garaudy'e benzer bir değerlendirme yapmakta ve bu şirk dininin mevcut sömürü düzenini meşrulaştırmak amacıyla diğer dinleri istismar ettiğini ifade etmektedir:
"Şirk dini diye adlandırdığımız bu dinin kökü iktisattır. Diğer bir deyişle sirk dini bir azınlığın servet sahibi olmasına ve çoğunluğun yoksun kalmalarına dayanır, bu olgudan kaynaklanır. Bu iktisadı etken, diğer insanlara üstün olma hırsı, hem statükoyu korumak ve meşrulaştırmak, hem de onun sürekliliğini sağlayabilmek için dine ihtiyaç duyar...
Şirk dininin hedefi her zaman şu olmuştur: Metafizik inançlar aracılığı ile, Tanrı ve tanrılara inanç aracılığı ile, Ahirete inanç ve saptırılmış inanç aracılığı ile, mukaddesata inanç ve saptırılmış inanç aracılığı ile, gaybi güçlere inancın saptırılması ve bütün dini inançların saptırılması sayesinde, statükoyu meşru göstermek ve ona gerekçe hazırlamak." (6)
Sonuç: Yeni şirk dinin öldürücü silahı özelleştirme
Bu 'Pazar Tek Tanrıcılığı Şirk Dininin' sözcüsü bugün için Siyonizm ve ABD'dir. Bu dini, küreselleşme adı ile tüm dünyaya yaymak istemektedirler.
ABD-Siyonizm, Pazar tektanrıcılığı şirk dini aracılığıyla her ülkeyi ele geçirmeyi planlamaktadır. Müslüman coğrafyanın tüm zenginlikleri, serbest piyasa ve özelleştirme sloganları ile pazar tek tanrıcılığı şirk dininin ilahları tarafından yağmalanmak istenmektedir. Küreselleşme eksenli özelleştirme, bu yeni şirk dininin öldürücü silahı olarak kullanılmakta ve her derde deva olarak sunulmaktadır.
Türkiye'deki özelleştirmelere yabancı ortak şartının sokulmasına bu açıdan bakılması gerekmektedir.
Kaynaklar
1- Mevdudi, Kuranın Dört Temel Terimi, Özgün Yayıncılık, İstanbul, 1999, S:123-137
2- Attas N., İslam ve Laisizm, Pınar Yayınları, İstanbul, 2002, S: 69-99
3- Öztürk Y.N., Kuranın Temel Kavramları, Yeni Boyut, İstanbul, 1991 S: 86-92
4- Ünal A., Kuranda Temel Kavramlar,Beyan Yayınları, İstanbul, 1990, 122-132
5- Garaudy, R., Çöküşün Öncüsü ABD, Nehir Yayınları, İstanbul, 1997, 31-32.
6- Şeriati, A., Dine Karşı Din, İşaret Yayınları, İstanbul, 2003,S: 33-34,37


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



