Arada bu gittikçe gençleşen, değişen; şehrin sakinlerine bakıyorum.
Çocukluğumun aşina yüzlerini beyhude arıyorum.
Birkaç yaşlıyı arayıp soruyorum.
Bazen semt mezarlığında, onların başında biraz duralıyorum.
Naciye Hanım teyzenin hiç üşenmeden açtığı böreklerle tertip ettiği piknikler bugün yapılmıyor.
Ne vefalı komşuluklar vardı.
Ben bir Rüveyda Hanım teyze olabilir miyim, mahallenin genç kızlarına nitelikli vakit ayırıp saatlerce sohbet edecek sabır kalmış mı ki bizde.
Televizyon karaçalısının henüz aramıza giremediği o mutlu masallarda, hastalar yalnız bırakılmazdı.
Ağır hastalığında Hakkı amca, mahallenin çocuklarını bile görmek istiyordu.
Şimdi hastalığımızda, kendi kendimizle kavgalıyızdır.
Sokağın gençleri onun en sevdiği çorbaları yapmak için yarışırdı.
Kim bilir belki şifa olurdu.
Ölüler de sahipsiz kalmazdı.
Tüm gün ölü evine vakit cömertçe bahşedilir; temizlik, yemekler, uzaktan gelenlerin konuk edilmesi asla aksatılmazdı.
Bugün ölümlere ayıracak vaktimiz ne kadar azalmış.
Eve uğramadan, mezarlıktan kaçarcasına uzaklaşmaktayız.
Mahallenin evlenen kızının çeyizi el birliği ile yapılacak kadar özveri unutulmamıştı.
Onun düğün gününe adeta akrabalık paydası taşırcasına, aylar öncesinden hazırlanırdı komşular.
Sahipsiz kiracı gelinin bebeğinin ihtiyaçları bir çırpıda tamamlanırdı.
O iyilik perileri masal kitaplarında değil, aramızda yaşadılar.
Biraz da toprakla kopmamıştı henüz ünsiyet.
İnsanlar kapılarını açtıklarında mevsim çiçekleriyle süslü bahçelerinden yayılan barış ve mutluluk bildirisi ile daha huzurlu başlardı güne.
Balkonlar yıkanır, huzurlu kahvaltılar yapılırdı yasemenler arasında.
Bülbül sesini çocuklar bile tanırdı.
Şimdi kalın sesli çıkrık kuşunu bile bülbülden ayırt edemeyecek kadar bilgisiz çocuklar.
Apartmanların böyle, hapishane formatı ile insanları ruh hastası yapmadığı, Kaf dağının ardındaki, Zümrüdüanka kuşla yoldaş günlerdi o vakitler.
Şehrin pastoral manzaraları üzerine de düşmemişti, kötü kalpli bir müteahhidin cadı gölgesi.
Bu yıl adeta son tırpanını vurdu, uğursuz para hırsı.
Son kalan bahçeli evlere son salvoyu yaptı.
Zor kurtardım yaşlı babamın evini.
Hayalet vadisine dönen apartmanlar arasında çölde serap gibi bir başına kaldı.
O mutlu günlerde, bahçeler de birbirini ağırlardı.
Bir bahçeden kopan çiçek, diğer bahçede kök salardı.
İkindi çayları karanfiller yanında yudumlanır.
O zaman fark edilirdi, sakız sardunyanın tonunun beriki bahçede olmadığı.
"A vereyim, senden kıymetli mi komşum" cümlesi, bir şiir gibi kalplerden taşar, cam önlerinde arkadaş bağlılığı, güneşe selam dururdu.
Sanki hep mutlu evlerin pencere önlerinde açardı camgüzelleri, begonyalar, küpeliler.
Acaba o günlere özlem midir, kalmayan bahçeleri; çiçekçi reyonlarında arayışım.
Satılmayı bekleyen esir kızlar gibi o mahzun çiçekleri izleyişim.
Ancak ailelerle kaynaşmış bahçelerde manasını bulan sümbülleri, şebboyları dolaşışım.
Çocuk sesleri değmemiş, ya da bir genç kızın hayalleri ile tanışmamış, mutlu bahçelerde hiç yaşamamış; banka, dükkân köşelerinde kalmış çiçeklere iyice hüzünlenişim.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



