Şehirler; ilmin, düşüncenin, sanatın, edebiyatın gelişip boy atmasıyla beraber; yozlaşmaların, çarpıklıkların ve hakikatlerden sapmaların da yaşandığı, meydana geldiği yerlerdir. Bir bakıma şehirlerin hüviyeti de, görüntüsü de bunlara bağlıdır.
Şehirleri şehir yapan ağaçları; salkımsöğütleri, asmaları, gülleri, sarmaşıkları ve sanatın ince zevkleriyle örülü ve bezeli mimari eserleri, buralarda yaşayanların kıyafetleri, okur yazar durumları, ilgileri, birikimleri ve kültürel boyutları; cemiyet ve toplum hayatının yansımalarıdır.
Şehirde yaşayan insanlar arasında uyum ve mutluluktan söz ediliyorsa orada kültür ve medeniyetin kazandırdığı zenginlikler yaşanıyor demektir. Bugün geçmişe bakılıp da hâlâ bir medeniyetten söz ediliyorsa orada birçok ve farklı güzelliklerin yaşandığı gerçeğini anlayıp görebiliriz.
Şehir medeniyetinin baki kalabilmesi yapısal ve kültürel mirasa sahip çıkılmasıyla mümkün olabilir. Aradan geçen asırlara rağmen bazı geleneklerin yaşatılması, tarihi yapıların korunmasıyla ilintilidir. Şehir medeniyetinde bir çok alanda olduğu gibi yine bir mücadeleden dolayısıyla savaştan söz etmek mümkündür. Bir tarafta kökü mazide olan, maziden gelen ananelere karşı çıkmak, diğer taraftan da tarihi eserlere ilgisiz kalarak bu eserlerin yıpranmasına göz yummak, insanların hayatında önemli bir yer tutan medeniyeti veya medeniyetlerin reddi anlamına gelir. Dikkat edilirse şehirde yaşayan insanlar tarihe malolan medeniyetten etkilenmektedirler. Medeniyetin bir de yazılı kültür yani edebi bir yönü de vardır. İnsanlar, kitapların yapraklarını çevirdiklerinde o medeniyet içinde kendi kimliğini görmekte ve kendini bulmaktadırlar.
Geçmişe erişmek mümkün değildir. Ancak insanları bugüne kadar ayakta tutan ve yaşatan manevi ruh hâlâ devam etmektedir. İnsanların manevi yönüne etki eden medeniyetin esintileri tükenmiş ve tıkanmış değildir. Bu esintileri sürekli olmasa da zaman zaman hissettirmek, duyurmak, yaşatmak elzemdir. Zira insanlar öncelikle kendinden büyük eserleri, abideleri görerek etkilenmekte ve vecibelere uyma yoluna gitmektedirler.
Bütün olumsuz şartlara, bütün tahribata rağmen... Bu durum bizlere medeniyetimizin izlerinin tam manasıyla silinemediğinin bir nişanesini göstermektedir.
Buna rağmen şehir insanı çevresindeki izlerden, aydınlıktan ne kadar haberdardır?
Veyahut da şehir medeniyetinin sirayetinde muktedir olan dinamiklerin farkında mıdır?
Şehir medeniyetinin hissedilmesi, yaşanması, yaşatılması doğrudan veya dolaylı olarak çoğu zaman başka yerlerden gelenler tarafından ifade ve takdir edilmektedir.
Bugün bir medeniyetten söz edilebilir mi?
Bir medeniyetten söz edilebilmesi için o şehirde ilmin, düşüncenin, sanatın, edebiyatın, temayüz eden eserlerin yerleşmesi ve benimsenmesi gerekir.
Bir medeniyetin oluşabilmesiyle ilgili aşağıdaki olay sanırım bizlere bir fikir verebilir: Bir zamanlar bir gazetede bir anekdot okumuştum. Okuduğum anekdotu da bir makalemde ifade ederek yazmıştım. O zamanlar devlet memuru olmam hasebiyle 28 Şubat sürecinde
(zamanlama gerçekten de bir harikaydı!) soruşturmaya uğrayıp sürgün edilmiştim. İbraz ettiğim anekdotta şunlar yazılıydı: İstanbul'da bir gün bir turist bir taksiye biner ve taksiciye, "beni tarihi yerlere götür ve gezdir" der. Taksici, turisti gezdirir. Akşam yaklaşır. Turist bu kez de, "Şimdi de Cumhuriyet dönemini eserlerini görmek istiyorum" der. Taksici Cumhuriyet dönemi eserlerini düşünür aklına heykellerden başka hiçbir şey gelmez. Taksici turiste cevap veremez.
Aradan zaman geçer bir gazeteci aynı taksiye biner. Taksicinin hatırına turistin kendisine Cumhuriyet dönemi eserleriyle ilgili sorduğu soru gelir ve gazeteciye aynı soruyu sorar. Gazeteci de bu soruya bir cevap veremez ve gazeteci de okurlarına aynı soruyu sorar:
"Sahi Cumhuriyet döneminin eserleri var mı?.."


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



