Geçtiğimiz Cuma günü Öğretmen Okulları’nın kuruluşunun 159. yıldönümü çeşitli etkinliklerle kutlandı. Bu etkinlikler çerçevesinde verilen kokteyllerin eşliğinde anılar tazelendi, nostaljik konuşmalar yapıldı. 159 yıllık geçmişin çetelesi çıkartıldı. Yine eğitimden çok, eğitimi sekteye uğratan problemler tartışıldı. Bugünün öğretmenleri; “Bana bir harf öğretinin bin yıl kölesi olurum” dûsturunun altını çizerken, onları dinleyen yarının öğretmenleri ise; topluma örnek, karanlığa meşale olabilmenin heyecanıyla öğretmenlerini pür dikkat dinledi.
Yolumuz Çapa’ya düştü...
Bu önemli günü yâd etmek üzere bizim yolumuz da İstanbul Çapa Anadolu Öğretmen Lisesi’ne düştü. Burası 159 yıl önce, babaların mahdumlarını ellerinden tutarak, “evladım eğitim şart” nasihatleriyle teslim ettikleri ilim yuvası. Muallim yetiştirilmek üzere kurulan ilk eğitim kurumu.
Misyonu, vizyonu ve hedefleri itibariyle çok köklü geçmişe sahip olan Çapa Anadolu Öğretmen Lisesi’nin hem gururlandıran, hem de iç burkan tarihî seyri ilginç olaylarla dolu. Bu nedenle; değerli öğretmenlerimin affına sığınarak, düzenlenen programda olup bitenlerden ziyade, öğretmen okulunun başından geçen 159 yıllık serüveni, kısaca bu sütunlara not düşmeye çalışacağım.
Muallim yetiştiren ilk öğretmen okulu
Okul, 1839’da Tanzimat Fermanı’yla başlayan batılılaşma hareketinin bir sonucu olarak, öğretmen yetiştirmek üzere I. Abdulmecid’in emriyle Ahmet Cevdet Paşa öncülüğünde, 16 Mart 1848’de “Dârülmuallimîn” (Erkek Öğretmen Okulu) adı altında faaliyetlerine başlar. Eğitimine 1874 yılına kadar “Dârülmuallimîn” ismiyle devam eden kurum, ortaya çıkan ihtiyaç üzerine Sıbyan, Rüşdiye, İdadi ve Âli kısımları da bünyesine dahil edilerek “Dârülmuallimîn-i Âliye” adını alır.
1908’de İkinci Meşrutiyet’in ilânından sonra, politik nedenlerden dolayı öğrenci alınmayan ve öğrencileri değişik şubelere dağıtılan bu eğitim kurumu, 1909-1910 öğretim yılında kapatılır. Bir yıl aradan sonra tekrar eğitime başlayan okul, 1. Dünya Savaşı’nın patlak vermesiyle birlikte ikinci bir şok daha yaşar.
Çanakkale’de destan yazan mektepliler
İstanbul sokakları, düşmanın Çanakkale’yi geçtiği söylentileriyle çalkalanmaktadır. Harbiye Nâzırı Enver Paşa’nın; “Vatan elden gidiyor, daha çok askere ihtiyacımız var” çağrısı karşısında müteessir olan münevverlerin, aydınların, muallimlerin, öğrencilerin içi kan ağlamaktadır. Ölüm ile hayat, esaret ile hürriyet arasındaki hassasiyetin en fazla hissedildiği bir dönemden geçilmektedir. Askerlik şubelerinin önleri Çanakkale Cephesi’nde yerini almak isteyenlerin oluşturduğu uzun kuyruklarla dolup taşmaktadır. Fakat, bu kuyrukların ekserisini oluşturan öğrenciler için bir engel vardır; Askerî Mükellefiyet Kanunu. Bu kanuna göre, Sultanîye öğrencileri askere alınamaz. Ama durum çok farklıdır. Vatanın elden gitmesi tehlikesi iktiza etmektedir. Gönüllü olarak askere kabul edilen öğrenciler ilk fırsatta Çanakkale Cephesi’ne koşarlar.
Bunların başını da Medreseli, Daru'l-Fünunlu (İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi), Mekteb-i Sultanîli (Galatasaray Lisesi), İstanbul Sultanîli (İstanbul Erkek Lisesi), Vefa Sultanîli (Vefa Lisesi) ve Dârülmuallimîn-i Âliyeli (Çapa Anadolu Öğretmen Lisesi) öğrenci ve öğretmenleri çekmektedir. Çanakkale Deniz Savaşı’nda, (18 Mart 1915) canlarını vatanları uğruna seve seve feda eden 250 bin şehidin arasında bulunan, bu okullara kayıtlı öğrenci ve öğretmenin çoğu geri dönemez. (Tolga Örnek’in geçtiğimiz yıllarda çektiği “Gelibolu” belgeselindeki iddianın aksine, Çanakkale Cephesi’nde; yetişmiş en iyi münevverlerimizi ve en tahsilli gençlerimizi şehid verdik.) Öğrencilerini şehid veren bu okulların bir kısmı o tarihlerde mezun dahi veremez. Destanların yazıldığı, dramların yaşandığı bu süreç sonrasında, eğitimde oluşan boşluk uzun yıllar doldurulamaz.
Bir devir kapanıyor!..
“Dârülmuallimîn-i Âliye”, bu sıkıntılı yılların ardından tekrar eğitime başlasa da, artık şaşaalı günler mazide kalır ve asla geri gelmez. Cumhuriyet’in kurulmasından hemen önce, 15 Temmuz 1923’te Birinci Heyet-i İlmiye Toplantısı’nda durumu ele alınan okul, Cumhuriyet’in kurulmasının ardından “Yüksek Muallim Mektebi” adıyla tekrar eğitim hayatına başlatılır. Ve açıldığı günden beri ismi sık sık değiştirilen okulun adı, 16 Ağustos 1934 yılında bir kez daha değiştirilir: “Yüksek Öğretmen Okulu”. Aslında yapılan bu isim değişikliği, bir devrin kapatıldığının da ilk işaretidir.
Bir süre kendisine model aldığı Fransız Öğretmen Okulu’nun izinden giderek popüleritesini yükselten okul, 12 Haziran 1946’da çıkartılan “Üniversiteler Yasası” ile tekrar kötü gelişmelerle yüz yüze gelir. Bu yasa, okulun yıldızını parlatan akademik kadroların okulla ilişkisini kesmesi demektir. Nitekim öyle de olur. Ve Yüksek Öğretmen Okulu iki yıl (1949-1950) süreyle kapatılarak büyük bir prestij kaybına uğratılır.
Öğretmen okullarından kaçış...
Okul, 1 Mart 1951 yılında görkemli bir açılışla tekrar bugünkü binasında eğitime start verir. Fakat, 1940’lı yıllarda Yüksek Öğretmen Okulu’nun öğrencisi olmaya can atanların aksine, büyük bir ilgisizlik yaşanır. Çünkü bu dönemde sanayileşmenin hız kazandığını fark eden gençlik, mühendisliklere yönelmeye başlamıştır. Bu da Yüksek Öğretmen Okulu’nun nitelikli öğrenciyi mumla araması demektir.
1979 yılında yatılılık kaldırılarak öğrencileri burslu hale getirilen okul, 1980 yılında yeniden eski statüsüne döndürülür. Ancak öğrenci alınmaz. 1981 yılından sonra Hizmet İçi Eğitim Statüsü şekline dönüştürülen okul, 1985 yılında yatılı öğretmen yetiştirme merkezi haline getirilir. Hizmet İçi Eğitim Merkezi 1991 yılına kadar tarihî ana binada faaliyetini sürdürür. 1991-1992 öğretim yılında aslî amacına uygun bir şekilde faaliyetlerine devam etmesi sağlanan okul “Çapa Anadolu Öğretmen Lisesi” olarak hizmet vermeye başlar.
Öğretmen Liseleri’nin parlayan yıldızı
Yaklaşık 16 yıldır Çapa Anadolu Öğretmen Lisesi olarak eğitim-öğretim faaliyetlerini sürdüren okul, eski prestijini tekrar kazanarak başarıdan başarıya koşmaktadır. Sayıları 156’yı bulan Anadolu Öğretmen Liseleri arasında, köklü geleneğinin avantajıyla dün olduğu gibi bugün de örneklik teşkil etmektedir. Bizleri kuruluşlarının 159. Yıldönümünde yanlarında görmekten büyük mutluluk duyduklarını ifade eden okulun Baş Muallimi Fahrettin Demir beyefendiye; öğretmene ve eğitime yapılan yatırımların yeterli olup olmadığını, okul olarak gerçekleştirdikleri sosyal ve kültürel faaliyetleri, başarabildikleri ve başarmayı hayal ettikleri projelerini soruyoruz.
Cevapların ‘bir dokun, bin âh işit’ kabilinden olduğunu zannediyorsunuz değil mi? Hiç boşu boşuna öyle bir zanna kapılmayın lütfen! Çünkü 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun 15. Maddesi mucibince, okulun koridorlarını çınlatan mevzuat zili, sayın hocamın sorularımızı cevaplandırmasına cevaz vermiyor. Nokta.
Başta Çanakkale Şehitleri olmak üzere ebediyete intikâl etmiş olan bütün eğitimcileri rahmetle anarken, Çapa Anadolu Öğretmen Lisesi’nin diğer okullar nezdinde kuruluşunun 159. yıldönümünü kutluyor, öğretmenlerimizi; yarınlarımızın meşaleleri ve bilge varislerini yetiştirdikleri için saygıyla selamlıyoruz.
YÜKSEK ÖĞRETMEN OKULLARI HIZLI KOŞTU TEZ YORULDU!
Ahmet Tevfik İleri, eğitimde çığır açıyor
1950’lilerin sonlarına doğru yurt sathına dağıtılan ve sayıları 52’yi bulan öğretmen okulları, ‘fırsat eşitliği’ adı altında eğitim-öğretim alanında büyük irtifa kaybına uğratılır. Köy Enstitüleri ise ayrı bir yara. Bu okulları kapatan dönemin Millî Eğitim Bakanı Ahmet Tevfik İleri, 3 Haziran 1959 tarih ve 209 Sayılı Talim Terbiye Kurulu Kararı ile İlköğretmen Okullarını 1959 yılında bitirenlere, jest niteliğindeki “Ankara Yüksek Öğretmen Okulu”nu açarak okuma imkanı tanır. Bakan, bu dönemde yaptığı konuşmalarının birinde; “vatandaş bizden essah öğretmen istiyor” diyerek belirlediği modelin başarılı olacağını vurgular. Nitekim öyle de olur. Anadolu’nun ücra köşelerinden seçilen zeki, yetenekli, idealist öğrenciler üniversite ortamına dahil edilir. İleri’nin gayretleriyle eğitimde büyük bir çığır açılır.
ABD’lilerden Bakanlığa muhtıra gibi yazı...
Fakaaat! Bu gelişmelerden hoşnut olmayanlar vardır! Amerikalı eğitim danışmanları, Ankara Yüksek Öğretmen Okulu bina yapımı için vaad ettikleri 28 milyon liralık yardımı iptal edebileceklerini Millî Eğitim Bakanlığı’na muhtıra gibi bir yazıyla bildirirler. Gerekçeleri; Ankara’da açılmış bulunan Yüksek Öğretmen Okulu, şimdiye kadar öğretmen yetiştirmede yetersiz kalmış bulunan İstanbul’daki Yüksek Öğretmen Okulu’nun tamamen bir benzeri olmasıdır! Bakanı Hilmi İncesulu’nun bu yazıya cevabı gayet nettir: “...Bu memleket, bir Yüksek Öğretmen Okulu binası yaptırmaktan aciz değildir. Amerikalılar yardımlarını kessin.” (Prof. Dr. İsa Eşme, Yüksek Öğretmen Okulları) Bu kararlı tutum, danışmanları susturmaya yeter ve model gelişmesini sürdürür.
Anarşi, Öğretmen Okullarını kapattırıyor
Ankara Yüksek Öğretmen Okulu’ndaki başarılı uygulama, derin bir geçmişi olan İstanbul Öğretmen Okulunu da yeni öğrenci kaynağına yöneltir. Okul, ilk kez 1964-1965 öğretim yılında yeni modelle öğrenci almaya başlar. Aynı yıl İzmir Yüksek Öğretmen Okulu’nun da açılmasıyla Yüksek Öğretmen Okullarının sayısı üçe çıkar. 1960’lı yılların ortalarında eğitim ortamının politize olmaya başlaması ve 1968 olayları Yüksek Öğretmen Okulları’nı olumsuz etkiler. Her üç okulda tartışma ile başlayan gerginlikler zamanla kavgalara dönüşür. Önce politikaya bulaştırılan, sonra kaynağı kurutulan Yüksek Öğretmen Okulları nihayet beklenen sona gelmiştir. Hizmet süreleri içerisinde yaklaşık 6177 öğrenci mezun eden okullar, Millî Eğitim Bakanlığı’nın, 18 Temmuz 1978 tarih ve 405.1.37 sayılı kararı ile kapatılır.
Ölümle hayat, esaretle hürriyet arasındaki hassasiyetin en fazla hissedildiği savaş
“Çanakkale’yi 92 yıl önce geçilmez kılan nedir?” sorusunu kendimize sık sık soralım. Ve bütün sevdalarını bir kenara bırakıp vatanı uğruna göğsünü siper eden bütün şehitleri, özellikle de daha yeni filizlenmeye başlamış olan gül gençliği düşünelim. Kimdi bunlar? Doktor olmak, öğretmen olmak varken, neden Çanakkale siperlerine koşmuşlardı? Neden kalem tutmak varken, silah tutmayı yeğlemişlerdi? Neden medreselerde ilimle meşgul olmak varken, sarığı cübbeyi bir kenara bırakıp Çanakkale siperlerinde şehid olmuşlardı? O kadar çok neden vardı ki... Bunlar; vatan, millet, din, bayrak, şeref, namus şuurundan başka bir şey değildi. İtilaf devletlerinin üstün silah gücüne karşı, iman gücüyle; göğüs göğüse, boğaz boğaza, diş dişe mücadele eden gençlik. Çanakkale gençliği... Sırtlan sürülerini, 250 bin can verme pahasına, geldikleri gibi gönderen gençlik. Vatanımızı elimizden almak için üzerimize saldıran sırtlan sürülerine dersini veren, destanlar yazan gençlik. Özlediğimiz gençlik...

Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için



