GEÇEN günlerde bir gazete haberinde iktidar partisinin oy aldığı toplumsal iki kesimin belirgin olarak ortaya çıktığı bildiriliyordu. Bir kamuoyu araştırma kuruluşunun anket çalışması dolayısıyla böyle bir tesbit de yapılmış. Buna göre, yoksulluk sınırı altında olanlar ile zengin, belki de en zengin olanların siyasal parti tercihi iktidardaki partide birleşiyormuş.
Batılı toplumlarda görüldüğünün aksine, kamuoyu araştırmaları olsun, seçim tahminleri veya siyasal parti tercihleri olsun, bizim toplumumuzda bilimsel ve istatistiki araştırmalar gerçeğe en yakın sonuca ulaşmada görünür görünmez bir çok engelle karşı karşıyadırlar. Batılı toplumlarda kültürel kodlar tarihsel süreç içindeki gelişim ve birikimle bağlantılı olarak bugünkü Batılı bireyin, sözgelimi siyasal tercihini genel olarak belirler. İşçi ya da emekçi sınıfından gelen birinin, siyasal parti tercihinde, köken itibariyle aristokrat ya da kapitalist biriyle aynı partide saf tutması pek olağan bir durum sayılamaz. Mesela "sağ" ve "sol", "liberal" ve "muhafazakar", "Katolik" ve "Protestan" (ki bu da kendi içinde bir çok farklılığı içerir) kavramları farklı kültürel kodlara göndermede bulundukları gibi, siyasal tercih ayrımlarını da belirlerler. Boşanma, kürtaj, yani çocuk aldırma gibi bireyin özel özgürlük alanıyla öncelikle ilgili gözüken bir durum, siyasal tercihinde belirleyici bir sorun olarak ortaya çıkabilmektedir. Sözgelimi bizde bir siyasal parti kürtajın serbest olacağını ya da yasaklanacağını seçim propagandasının öncelikli ve belirleyici sonucu olarak ileri sürse, toplumsal siyasal tercihlerde, belki de, hiç bir karşılık bulamaz. Oysa Amerikan toplumunda Cumhuriyetçiler ile Demokratların siyasal tercihlerinin belirleyiciliğinde anahtar sorun olarak hemen kabul görebilir.
Burada Batıyla "biz" arasındaki farklılığı vurgulayarak fayda ve zarar hesabı çıkartmak maksadında değiliz. Ayrı bir konudur bu. Dikkat çekmek istediğimiz, siyasal tercihlerin toplumsal kesimler ile bağlantısını kurarken kültürel kodlar da dahil insanın irade ve davranışlarını yönlendiren etkenlerin ne ölçüde değişken nitelikte ortaya çıkabildiğidir. Kuşkusuz genel geçer bir değerlendirme yapabilmek ve belli yargılara varabilmek için çok yönlü ve kapsamlı araştırmalara ihtiyaç olduğu açıktır.
Genel bir gözlemle toplumun yoksul kesimiyle zengin kesiminin aynı siyasal tercihte buluşması, ideal bağlamında özlenen bir durum olmakla birlikte, gerçeklik temelinde bir sorunu işaret eder. Siyasal tercih sonucunu mutlak kabul etme halinde,neden ve şartların göz ardı edilmesi gibi bir tutuma yönelinir ki,bu akılla, bilimle, sağduyuyla ve nihayet siyaset olgusuyla kolay kolay bağdaştırılacak bir durum değildir. Böyle bir siyasetin bizzat kendisi temel sorunu oluşturmaktadır,denebilir.
Doğrusu, siyasetin, üzerinde durduğumuz örnek olay dolayımında sorun olduğu kanaati ağırlıklı olarak belirmektedir. Bir defa yoksulluk ve zenginlik, birer özgül değer niteliği taşımazlar. Değerlerin kendiliğinden özünde içkin olan değişmezlik nitelikleriyle bağlantılı değildirler. Kuşkusuz, değerler yoksulluk ve zenginlik durumlarında, bir takım farklılıklar gösterseler de, çeşitli tezahürleriyle gerçekleşirler. Mesela yoksul bir Müslüman zekat, hac gibi mali özellikteki ibadetleri yerine getiremez, yükümlü de tutulmamıştır. Özetle yoksulluk ve zenginlik değişken durumlardır. Ama birbirinin de karşıtıdırlar.
Türkiye'de son onlu yıllardaki algılayış bağlamında "yoksul" ve "zengin" niteliklere göreceli, izafi, bir anlam yüklenmekte ve iktidarı ele geçirmede geçici bir manivela olarak kullanılmaktadır. Çarpıcı örneğini "Yeşil Kart" ve "Kömür Dağıtımı"nda gözlemlemek mümkündür. Bu imkanlar, söylem olarak ihtiyaç içinde olanlara tahsis edilmiş olmasına rağmen, "yoksul" nitelemesi kapsamına girdirilen nice "zengin"lerin bulunduğu zaman zaman ortaya çıkartılmıştır. Yanlışın ötesinde, değer bilincinin yoksunluğunun bir tezahürü olarak anlaşılması gereken "Sadaka Ekonomisi" nitelendirmesi bu sakil durumun tam olarak görülmesini engellemiştir. Sonuçta bu iki değişken nitelik, algı olarak ayrıymış gibi gözükse de, birbirini besleyen bir işlevsel alete dönüştürülmüştür, Türkiye'de iktidarın ele geçirilmesinde ve değişiminde etkili olabilmiştir. Dolayısıyla siyaset aslında yapay nitelikler yoluyla özünden uzaklaştırılmıştır. Yani "sefillik" ile "sefahat" aynı merkezde buluşmuştur. Toplumun asli unsurları ve değerleri bunlar aracılığıyla adeta massedilmiş, emilmiş, soğurulmuş ve yozlukla çürümüşlüğe zorlanmıştır. Ama henüz bu sürecin ciddi bir çözümleme girişimi şöyle dursun, bunun farkında olunduğu işaretleri bile pek seçilememektedir.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



