Okulmuş, sınavmış, umursamıyorum. Sonbaharın geçip gitmesine daha fazla tahammül edemiyorum. Kızlarımı hafta arası olmasına rağmen okuldan alıyorum, babamla birlikte bir güz gezintisi düzenliyorum.
İstikamet ata ocağı Harput.
Grip aşısı değil, bu bir kültür aşısı olacak çocuklara, biliyorum.
Sararmış doğa manzaraları eşliğinde, gürül gürül sular akan çeşmeleri ile köyler bir harika.
Babam anlatıyor, kızlarım not tutuyorlar.
Kim demiş, ders sadece okulda anlatılır diye.
Duvarları aşıp doğada, dağda, ovada, kırık bir kabir taşı yanında ders yaptık.
Onları Harput' ta gezdirirken özellikle Şefik Gül Kültür Evi'nde tarihi mimarimizle, soylu sanatımızla yüzleştirmek için sabırsızlanıyorum.
Şefik Gül'ün maddi finansmanı, Metin Sözen'in restoresi ile yapılmış bu 175 yıllık konağa asıl ruh veren kişi, bu müze eve hayatını adamış makine mühendisi Mustafa Alçiçek.
Mustafa Bey annesinin ve eşinin çeyizleri ile konağın iç dekorasyonuna el atmış.
Ama asıl önemlisi bu konağa sevgisini, saygısını, muhabbetini katmış. Bir müze görevlisi gibi değil de, evine misafir kabul eden eski zaman asilzadesi gibi; kedileri ile birlikte içten karşılıyor konuklarını.
Konuklarla tek tek ilgileniyor, gezdiriyor, bilgi veriyor.
Binlerce yıllık bir kültür birikimini özenle saklayan Harput'ta, ahşap cumbaları ile eski evler; Kaf dağının ardında kalmış o masal iklimini ne çok duyumsatmakta.
Şairleri, duygusal ve ağırbaşlı insanı ile çok farklı bir atmosferde, "kar mı yağmış şu Harput'un başına" türküsünü o yanık sesi ile babam, tıpkı çocukluğumuzdaki gibi tekrar okusa diyorum.
Bu tarihi konak, Ulu Cami ile komşu oluşu ile de, ayrı efsunlu iklimlere kapı aralamakta.
Temiz bir taş işçiliğinin karşıladığı, dört yanı avlularla çevrili konağın ahşap kapısı önünde durup başımızı kaldırdığımızda, Ulu Cami'nin gökyüzüne yükselen şahadet parmağı gibi gülümseyen minaresi ile göz göze gelmekteyiz.
Çok değerli bir hazineye geçerken, evin sofasını saran gerçek tereyağı kokusunun geldiği o zengin mutfağa göz attık.
Bağbozumu yapılmış, üzümler şıra, pestil, orcik olup; cevizler küplere doldurulmuştu.
Yan odada yöresel sedirler üzerinde otururken; Konak öğretmen olmuş anlatıyor, kızlarım not alıyor.
El dokuması halılar, cicim kilimler arasında geçmişin musikisi hepimizin başını döndürüyor.
Üst kattaki Kemerli odada, kanaviçe işli yastıklara dayanıp, ortadaki bakır tepsilere dibek daşında dövülmüş kahvelerin getirilmesini bekledik.
"Mezre" ve "şorşor" isminin verildiği odalarda bebek beşiklerini salladık, "kürsü"nün mangalını inceledik.
Bahçedeki sundurmada oturup hazan çiçeklerine bakıp, hüzün mevsimini sevinçlerle bezedik.
İlkbaharda açan, küplere dikilmiş ters lalelerin vaktinde, ya da kıpkırmızı kirazların dallarından sarktığı bir yaz günü, bembeyaz karlar altında iri bir elmas gibi parıldayan konağı seyre gelmek üzere anlaştık.
İç avludaki alçak sedirlerde, duvarlara oyulmuş nişlere, tandıra, nakışlı çeşme başına dalıp gittik.
Dış bahçedeki kemerli, çifte nişli bir çeşmenin başında su içerken şimdiki zamana dönmek istemedik.
Zira zaman durmuş, mekân sarhoş etmişti her birimizi.
Bir yerlerden ince ince bir Harput türküsü gelmekte idi:
"Başım alıp nere gidem
Bu benimki aşk değil
Cano cano
Söyle söyle nere gidem".
Gökyüzünden işaret gelmiş, vaktin öğle olduğu bildirilmişti. Harput'ta okunan ezan bile o kadar farklı idi ki, kızlarım teyplerini açıp o müthiş sesi kaydederken, cuma namazı için ayrı bir efsane olan Ulu Cami'nin yoluna koyulmuştuk.
Bu cuma kızlarımla birlikte okulu kırmıştık.
Sınıfımız eski Harput şehri olmuş, öğretmenlerimiz de; Nadir Baba, Feth Ahmet, Arap baba, Sara Hatun, M.Zahir Baba, Çınarlı parktaki 309 yıllık ağaç, Mansur baba, Şayende Kadın ve bu eski konak olmuştu. Tarih, coğrafya, edebiyat, sosyoloji, felsefe, sanat tarihi, psikoloji, müzik, resim derslerini yerinde ve çok kaliteli hocalardan öğrenip, İstanbul'a geri dönmüştük.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



