Esma Sultan Yalısı'nda "6.dünya aile zirvesi" yemeği düzenleniyor. Başbakan ve ailesi de katılıyor.
105 ülkeden davetliler.
Çok özenilen bu Vip yemekte, pek de şaşırmadığımız bir skandal saptanıyor.
Süslü yemeklerde yüksek oranda bakteri çıkıyor.
Korumaların laboratuara gönderdiği yemeklerde, "koli basili" yani "kanalizasyon bulaşığı" ve staph. aureus" bakterisi bulunuyor.
Başbakanın yemeğinde nasıl kanalizasyon bulaşığı yani koli basili olabilir diye meraklanıyoruz.
Basit.
Personel tuvaletten sonra ellerini sabunla iyice yıkamazsa; başbakan da, sade vatandaş da her an zehirlenmeye aday hale geliyor.
En tehlikeli "A gribi"ne rağmen, el sabunlamayı öğrenemedik.
Evime gelen misafirlerden ancak, yüzde biri yemek öncesi el sabunluyor.
Her seferinde ben hatırlatıyorum.
Böyle sabunsuz, susuz, havlusuz, hijyensiz bir milletin hazırladığı yemeği git lokantada ye, şimdi.
Meşhur fıkradır ama gerçekle ne kadar birebir örtüşmekte.
Adam lokanta açar, pilav pişirir. Sokaklara düşer, herkese yalvarır:
"Ne olur gelin, taze pilav pişirdim, yiyin".
Israrcı olur: "bakın pilavı, pilavken yiyin".
Sonra sinirlenir:
"Ben o pilavı size mutlaka yediririm. Dolmada, çorbada. Ama istedim ki pilav olarak yiyin".
Beş yıldızlı otellerin açık büfelerinin makarnalarının salataya, daha sonra da fırında makarna böreği çeşitlemesine gidip, ertesi gün süslü elbiseler içinde insanların tabağına konuk olduğu herkesin malumu.
En korkuncu da.
Eskiden hastane mutfaklarında yemek pişerdi. Şimdi ne idüğü belirsiz yemek şirketleri büyük paralarla ihalelere giriyorlar.
Hastaların yemediği pilavların dolmaya, çorbaya dönüşümünün ne büyük facia olduğunu düşünebiliyor musunuz?
Mikroplu hastaların yemeklerini al, kat karıştır, ertesi gününün menüsünü hazırla.
Böyle bir yemek şirketinin korkunç faaliyetini geçen hafta gazetelerde okuduk.
Adana'da üniversite öğrenci yurtlarında, gençlere eşek ve at eti yedirmişler.
Daha fecisi büyük otellerin çok hızlı yetiştiği için ucuz olan, kilosu bir iki liradan satılan domuz etini, müşterilerinden habersiz menülerinde kullanmaları.
Önceki günkü bir haberde yine gıdalardaki tehlikeyi anlatıyordu.
"Bugün hamburger yiyen, yirmi yıl sonra kanser" başlığı atılmıştı.
Annelere kolay geldiği için ellerine harçlık verip okul kantinlerine yolladığı çocukları büyük tehlikeler beklemekte.
Soslarla cazibeli kokular saçan bu zehirleri tüketen çocuklar için, acı çanlar çalmakta.
İlkokul ve ortaokul yıllarımda kantinimizde soslu hamburgerlere saldıran zengin çocukları vardı. Bir de evden ekmek arası peynir getiren yoksul çocukları.
Zengin çocukları kalem ve silgi bile almazlar, teneffüs de doğru kantine hücum ederlerdi. Tıkınarak yerlerdi.
Kimi yoksul çocuklar, utanarak sefertaslarını açar, annelerinin belki de zorla koydukları ev yemeklerini biraz da mahcup yerlerdi. Bu çocuklar gazoz bile alamazlardı. Orta halliler sade gazoz alırlar, durumu iyi olanlar daima meyveli gazoz içerlerdi.
Şimdi o çocuklar "parasızlık da ne kadar güzelmiş" diyebilirler.
Anne yemekleri ile sağlıklı kaldılar.
Ötekiler gibi kanserojen gıdalara yenilmediler.
Kızımın biyoloji öğretmeni, çocukları çok güzel yönlendirmekte, evden ekmek arası peynir ve elma, havuç getirip öğlende yemekte. Öğrencilerine kantini yasaklamış, kim ne getiriyor bakmakta, hep birlikte oturup yemeklerini yemekteler.
Bilinçli eğitimciler o kadar elzem ki.
Vatan evladını kötü gıdalardan korumak da, bir memleket meselesi.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



