Kültür milletlerin, kadim medeniyetler ise insanlığın birikimi ve ortak mirasıdır. Bu mirası tek bir millete veya dine indirgemek insanlığın bu ortak mirasının üzerine örtmek demektir. Bu bağlamda kendilerini seçilmiş millet olarak gören ve dinlerin menşeinin ahdi atikle başladığına inanan ve bunu herkese kabul ettirmeye çalışan Yahudi anlayışı ile kendilerini medeniyetin ilk kurucuları olarak gösteren antik Yunan ve Roma'nın çocuğu bugünkü Batı'nın medeniyet anlayışı eksik ve sakattır. Yahudilerin seçilmiş millet fikriyle savundukları üstün millet ve din anlayışı, Batılıların bugünkü modern kültürün vermiş olduğu güç ve Rönesans ile birlikte "Yunan Mucizesi" dedikleri antik Yunan'la kendilerini özdeşleştirmeleri, medeniyetlerin kurucusu olarak kendilerini göstermeleri insanlığın binlerce yıldır oluşturduğu kadim medeniyetleri görmezden gelmek ve yok saymaktır. Bu anlamda İsrailoğulları ve Batı'nın aynı noktada buluştukları ve mitleri hakikat diye yutturmaya çalıştıkları görülür.
Bilindiği üzere kültür canlı, medeniyet ise ölüdür. Kültür, medeniyetten ilham alır ona zenginlik katarak canlandırır. Kültür canlılığını kaybetmesiyle birlikte medeniyete dönüşür. Her kültür bir medeniyet üzerine doğar, yaşar ve ölür. İslami literatürde bu sünnetullah olarak adlandırılır. Yeryüzündeki medeniyetler tarih boyunca hep değişim ve dönüşüm içinde olmuştur. Medeniyet tıpkı güneş gibi Doğu'dan Batı'ya, Batı'dan Doğu'ya devirdaim halindedir. Doğu'da battığında Batı'da, Batı'da battığında Doğu'da doğmuştur. Antik Yunan ve Roma medeniyetinin bütün medeniyetlerin kaynağı bilgisi ise yalnızca bir efsaneden ibarettir.
İnsanlığın medeniyet destanı Fırat-Dicle ve Nil arasındaki "Bereketli Hilal" denilen topraklarda doğmuş ve bütün insanlığı kuşatmıştır. Dünyanın bütün medeniyetlerinin kaynağı Bereketli Hilal denilen topraklarda birçok millet ve kültürlerin katkılarıyla gerçekleşmiştir. Hakikat böyle olmasına rağmen nedense geçmişi aydınlatmak için yapılan arkeolojik kazılar Tevrat eksenli bilgilerin ışığında yapılır ve yorumlanır. Örneğin Ortadoğu tarihi yazılırken Tevrat kaynak eser olarak yer alır. Oysa dünya ve arkeoloji tarihi açısından Tevrat'ın yazılış ve ortaya çıkış süreci çok yakın bir zaman sayılır. Ortadoğu'da yapılan arkeolojik kazılarda Yahudi-Hıristiyan kültürün izleri aranır ve bunun dışında yorumlara izin verilmez. Bugün ülkemizde kazı yapan ekiplerin büyük çoğunluğu yine Avrupalı yabancılardır ve bunlar yaptıkları kazılarda buldukları bulguları kendi öncül bilgileri ve kitabı mukaddes eksenli okuyup yorumlarlar.
Bu anlamda arkeolojik kazılar ve tabletleri okuma ve yorumlama olayı bana hiçbir zaman bilimsel gelmemiştir. Çünkü bu tabletleri okuyup yorumlayanları öne sürdükleri fikirlerde almış oldukları öncül bilgileri ve kültür etkili olmaktadır. Zira bunların din ve dünya görüşleri öne sürdükleri yorumlarda etkilidir. Bu ise bizim doğru ve objektif bilgilere ulaşılmamız önünde en büyük engeldir. Örneğin İsrail'de yapılan kazılar Tevrat'ın ve İsrail oğullarının tarihini teyit etmek, seçilmiş millet olduklarını ispat etmek, din ve medeniyetlerin ilk menşeinin kendilerinin olduğunu ortaya çıkarmak için yapılır. Anadolu'da yapılan kazılar Antik Yunan medeniyetinin büyüklüğünü, İsa'nın ve havarilerinin izlerini sürmek için yapılır. Yine Ortadoğu'da yapılan kazılarda İncil'in izleri sürülür.
Batı'nın tarih anlayışı doğrusal Doğu'nun (İslam) tarih anlayışı ise döngüseldir. Bu bakış açısı dahi kültür ve medeniyetleri algılama ve yorumlamada farklılığa neden olur. Yahudilerin Mısır köleliğinden Filistin'e yerleşmeleriyle birlikte millet olma süreci milattan önce 1500-2000'lere uzanır. Hatta Firavun, Musa'ya "milletini alıp git" diyerek onlara millet olma fikrini veren ilk kişi olmuştur. Çünkü o zamana kadar Yahudilerde millet olma fikri yoktur. Bu köle ve göçebe toplum yinede bütün dünyanın algısında seçilmiş millettir. Peygamberlerin mesajlarını sundukları ve hicret halinde oldukları Bereketli Hilal'de Yahudilerden önce Asurlar, Hititler, Keldaniler, Akkadlar, Babiller vs birçok milletler yaşamıştır. Biri diğerinin mirası üzerine yeni zenginlikler ekleyerek günümüze kadar gelen tüm insanlığın ortak mirasını oluşturmuşlardır. Bu miras bugünkü Batı dünyasının algılamakta zorlandığı fiziki hayatın ötesinde bir mirastır. İnanç ve dinleri insanlığa armağan eder. Garaudy'nun o güzelim tanımıyla bu mirasın manevi bir anlamı vardır. bu anlamda Garaudy şöyle der: "İnsan tarafından hayvani hayatın aşılışına tanıklık eden aletin doğuşundan daha da önemlisi imandır, çünkü o, insanın ölülere karşı gösterdiği tutumla, hayatın biyolojik hayatla sınırlı olmadığını ortaya koyar. İnsan sadece alet imal eden hayvan değildir: O, mezarlar ve mabetler inşa eden tek hayvandır"1
Medeniyet'in Yunan'da doğduğu efsanesini bir önyargı olarak değerlendiren Garaudy, "Bir Yunan mucizesi vardır ve bir de çevresini saran barbarlık... Sanki Helen kültürü, jüpiter'in başından tam teçhizatlı olarak çıkan Minerva gibi, yokluktan (veya neredeyse yoktan) ortaya çıkmıştır. Mesela Sokrates'ten önceki Yunan filozofları bir dahi düşünürler topluluğu olarak adlandırılır: Tales, Anaksimenos, Parmanides, Heraklitos. Gerçi bunların hepsi Yunanca yazmışlardır, fakat kendileri Pers İmparatorluğunun bir eyaletinde, Anadolu'da, Milet'te, Zeytinlik/Elea'da, Efes'te dünyaya gelmişlerdir. Düşünceleri ise Asya, İran, Verimli Hilal ve daha ötelerdeki Hint kültürüyle beslenmiştir. Demek ki, hiçbir şekilde Yunan'ın geçmişinden kaynaklanmayan, aksine Asya kökenli olan bir kültür Yunan'a atfedilmektedir. Aynı şekilde, ilahi mesajların potası, Verimli Hilal'in çevresinde ışıldayan bütün kültürlerden doğmuş bereketli Asya toprağındaki o harikulade gelişip serpilişe de, Hıristiyanlık tarihinde, yunanlı pederler adı verilir. Bu gelişip serpilişin belli başlı merkezleri Antakya, Kapadokya, İskenderiye'dir. İğnace, Antakya; Polycarpe, İzmir doğumludur; Justin Filistin'in Nablus şehrinde doğmuştur. Tertullien ise günümüz Tunus'undaki Kartaca'da dünyaya gelmiş ve Anadolunun Montanusçu okulunda eğitim görmüştür. İskenderiyeli Clement ve Mısırlı Oigene'den Nazianzeli (Naziance) Gregorius ve Nysseli Gregorius gibi Kapadokyalı pederlere ve Antakyalı Yuhanna Kristomos, Suriyeli Efrem, Kudüslü Cyrille ve İskenderiyeli Cyrille ile Şam Saint Jean'a kadar..."2 diye yazar.
Din ve medeniyetleri menşei yüzyıllar boyu Bereketli Hilal olmuştur. Gerek ilahi mesajlar gerek kültür ve düşünceler buradan yayılmıştır yeryüzüne. Yazı ilk defa burada icat edilmiş, şehirler ilk defa burada kurulmuş, dinler buradan yeryüzüne yayılmıştır. "Doğu'dan Peygamber, Batı'dan filozof çıkar" genel anlamıyla bu söz doğru olsa bile, o filozofların yetişmesinde doğdukları Bereketli Hilal ve kadim medeniyetlerin etkisi vardır. Zira peygamberler de filozoflar da bu kadim topraklarda doğmuş, bu kadim topraklardan yeryüzüne mesajlarını ve felsefelerini götürmüşlerdir. Bugünkü Batı medeniyeti kökeninde Endülüs medeniyetinin izleri vardır. Doğu'nun döngüsel tarih anlayışı çerçevesinde medeniyetler de döngüsel bir sürece tabidirler. Hayatın akışı içersinde günler, aylar, yıllar ve mevsimlerin döndüğü gibi medeniyetler de Doğu ve Batı arasında dönüp durur. Bu döngüsel durum hayata canlılık katar, kültür ve medeniyetlerin doğmasına neden olur. Benmerkezci Yahudi -Hıristiyan din ve tarih anlayışını bu çerçevede değerlendirmek gerekir. Yoksa köle ve göçebe bir toplum olan İsrail oğullarının bize yutturmaya çalıştıkları "seçkin millet" fikri ve din ve medeniyetlerin kaynağı saydıkları "Ahdi Atik" i kabul etmek zorunda kalırız.
1 Roger Garaudy, İlahi Masajlar Toprağı Filistin, Çev. Cemal Aydın, sh.25, Türk Edebiyatı Vakfı yay. İst. 2011
2 Garaudy, age. sh. 20.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



