Sayın Yargıtay Başsavcısı bile, iddianamesinde AKP ile bir çok yerde, Refah, yani Millî Görüş’le ilgili bazı benzetmeler yapıyor. Bunlar teknik işlerdir, karışmam, hukukun da bir tekniği var. Benim itirazım, diğerlerine. Herkes, Millî Görüşçülerin bazıları dahil, bu davayla Refah’a ve daha önceki Millî Görüş partilerine açılan davaları hemen hemen birbirinin izdüşümleri gibi görüyorlar.
Bir kere, bu yanlış. Millî Görüş bir süreçtir. Millî Görüş millî olmak karakteriyle, sosyalbilim terimiyle söylersek anti-emperyalist karakteriyle, AKP’den apayrıdır. Bunun için de kapatma dâvâsı dahil, hiçbir şeyi ona benzemez. Hukuk tekniğini paranteze alıyorum, başta söylemiştim. Refah’ın, Fazilet’in kapatılmasında “dolduruşa geldiklerini” ifade edenleri sonradan dinledik. Hatta “Erbakan milliydi, Erdoğan öyle değil” diyen hukukçuları da. Millî Görüş partilerinin kapatılmasını ilahi adalet açısından bir “imtihan” süreci olarak değerlendiriyorum. AKPgelip geçicidir.Kalıcı olan, Saadet’le devam etmekte olan “millî” siyaset sürecidir.
***
Benim dikkat çekmek istediğim, partilerden ziyade Sayın Erbakan’ın bu kapatma dâvâları sırasındaki tavrıdır.
AKP, başbakanından Ertuğrul Günay’ına kadar ilk dakikalardan başlayarak, bir “kendini kaybetme” sürecine girdi. Oysa bir yargı süreci işliyor, buna dikkat etmek lazımdı.
AKP hukuku küçümsüyor. Hukukçuları da. Başsavcının ocaktaki uyarısına galiba Başbakan:
“Herkes işine baksın” diye cevap vermişti. İşte şimdi hukuk, işine bakıyor. Neden öfkeleniyorsunuz?
***
Kapatılma sırasında Erbakan’ın sadece “Savunan Adam” olarak dile getirilen ve saatler süren savunmasını hatırlıyorum. Orda Erbakan, benim için en dikkate değer vasfı olan “öğretmen”lik, “muallimlik” vasfıyla ve büyük bir ağırbaşlılıkla, inandığı dâvâyı heyete anlatmıştı. Bu yüzdendir ki, şimdi Erbakan hâlâ itibarı yerinde bir devlet adamı olarak tanınmakta ve bilinmektedir. O ekip, hepsi, aynı ağırbaşlılıkla, hukuka saygısızlık etmeden, devlet adamlığı vasfının en güzel örneğini sergileyerek ve:
“Çekildik izzet ü ikbal ile Bâb-ı hükümetten” mısrasında dile getirilen bir saygın tavır göstermişlerdi. Bugünküler gibi bağırıp çağırmamış, hemen seçmenlerine koşup şikayet etmemiş, hele hukuka saygısızlığa asla itibar etmemiş, yasayı değiştirmeye ve savcıyı by-pass etmeye kalkışmamış, saygın bir kadroydu o kadro. Bu yüzdendir ki başta söylediğim gibi, imtihanlardan geçe geçe, aynı saygın durumlarını, hatta daha saygın durumlarını, bugüne kadar koruyabilmişlerdi.
Onlar, Türkiye’nin kalkınması ve (belki) kurtarılması gibi, o kadar büyük bir atılımın yarıda kesilmesi demek olan büyük bir yanlışlıkla karşı karşıya kaldıkları halde, kendi seçmenleri dışında kalan halkı: “Onlar, bunlar” diye ikiye ayırmamışlar ve millî irade denilen şeyin, değişken olacağı gerçeğini unutmamışlardı. Bunun ayrıca “hukukî” bir ölçü olmadığını da biliyorlardı. Üstelik o zaman seçimlerde devlet bütçesinden yapılan para ve erzak yardımları da yoktu ve o seçmen bugün de varlığını sürdüren gerçekten millî, anti-emperyalist, bağımsızlıkçı bir seçmendi. O seçmen, bugün çekirdek halinde varlığını muhafaza ediyor ve hatta millîler olarak daha da kalabalıklaştı.
***
Avrupa’dan yükselen itiraz sesleri size bir şeyler hatırlatmıyor mu? Adamlar işlerinin yarıda kalabileceğinden korkuyorlar.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için



