Yarın bayram, yarın bayram mı? Yarın diye bir şey yok evlat! Bayram diye bir şey var mı baba! İşte biraz duralım burada... Duralım mı gerçekten? Hayır, durmayalım şimdi buraya yağmur yağabilir, kar tutabilir, tipi indirebilir, boran vurur, arkadaşlar dağılabilir, çağla herkes evine dağla, bu son söylediğim ilkokuldan kalma bir okul paydos müjdesiydi.
-Yarın bayram çocuklar, haydin bakalım, büyüklerinizi unutmayın, bayramlaşın, ellerini öpün, olur mu?
Koro halinde: Olur öğretmenim!
Bir an önce, son hızla eve varmak, ayakkabının tekini daha ayazın (büyük sofa) girişinde çıkarıp havaya doğru fırlatmak, paketi açılmamış bayramlıkları bir an önce görmek, yepyeni ayakkabıları hemen giyip ayağına olup olmadığına bakıp vay be şuna bak, lan Mehmet gel olum (oğlumun ğ düşmüş şekilde) benim ayakkabılara bak (Mehmet gelmezse okula giderken yiyeceği dayakları peşinen kabul etmiş sayılır); bütün bunlara doğal bir şekilde hazır olan psikolojiyle koşu koştura eve koşmak... Okuldan eve giden mesafede bir dere ve derenin üzerinde köprü, asfalt yol, sonra (köydeki) mahalle arasından dik yukarı çıkan çığır... Bu yoldan eve varana kadar kızlarla uğraşmak, çoğunu ağlatmak, kızlardan bayramda bizim eve gelirsin sen -cevap: gelirim ne var- sana gösteririm seni babama söylerim tehdidi yemek...
Nefes nefese eve geldiğinde ablandan baba bu terörist okuldan kaçmış tehdidi... Sonra ablanın dalgınlığında punduna getirip ablanın saçlarını çekip ağzı yukarı kaçmak... Üstelik çanta sırtta. Siyah önlüğün düğmelerinin bazıları açık, palas pandıras, kaç baba... Baba oğluna ve kızına bakıp sessiz kahkahalar atıyordur.
Çanta yağmurdan ıslanmıştır; siyah önlük darma duman...
Eve geliş cümbüşü yavaşçana sona ererken ben kurbanlığa bakacağım deyip hemen avluya koşmak. Aaa bu aynalı bu ne güzel böyle. Ya da, sekilerine baaak nasıl da güzel...
Kurbanlık ve bayramlıklar aynı gün alınırdı. Veyahut kurbanlık zaten evde besleniyor olurdu. Daha oğlakken bunu büyütelim kurban yapalım kararı alınmışsa büyütülür kurban edilirdi. Tabi biz çocuklar oğlakken sevmeye başladığımız kurbanlığın içten içe kesilmemesini isterdik. Her isteğimiz yerine getirilemezdi tabii ki...
Akşam olmuş; akşam karanlığı dağların yamacını bakırdan siyaha doğru bürürken akşam yemeği için ev ahalisi sofranın başına toplanmıştır.
Ayakkabılar kucağında, sofranın başına oturmuş; elini ekmeğe uzatırken ayakkabılar çorbanın içine düşer, çarçabuk alır.
Annesinden okkalı bir zılgıt...
Sessizdir; yepyeni ayakkabıları çorbanın içine (aslında tam içine değil ama o öyle sanıyor) düşmüştür. Gözlerinden yanaklarına doğru damlalar inmektedir. Burnunu çekiyor. Babası yok oğlum demeye kalmadan koyverip içli bir şekilde hıçkıra hıçkıra ağlıyor.
Yazarın metne müdahalesi: bu bölümü ben de sevmedim, canım sıkıldı, sigara içtim. Hayır yani çocuk öyle içli ağlamasın, yarın bayram, ayakkabısı niye çorbanın içine düşüyor ki, düşmesin efendim. Başka bir şey olsun, yani başka bir şey derken çocuk ağlamasın yeter, kıyamam ben o çocuğa.
-Hangi çocuk beyefendi?
-Deminki çocuk, şimdi buradaydı, nereye kayboldu yahu?
Annesi gözlerini silerek teselli etmeye çalışıyor. Avutmaya uğraşıyor. Ayakkabısını yanına getirip bak bir şey olmamış, ne kadar güzel ayakkabı almış sana baban, bak yavrum, topluluğa dönüp kısık sesle; bizim zamanımızda nerde böyle ayakkabılar, şuna bak hele, nasıl da pahalı şimdi, yok ağlama yavrum, bu senin güzel ayakkabıların...
Ayakkabısını yatarken yatağının başucuna koydu. Mışıl mışıl uyudu.
Yarın bayram...
Yarın günlerden ne?
Yarın bayram.
Bu keder neden içimde?
Yarın bayram.
Neden dalgınlaştın baba?
Dalgın değilim oğlum...
Ama babaaa...
Sen şimdi anlamazsın yavrum, baba olunca daha iyi anlarsın.
Baba ve yalnız olunca.
Gurbet kelimesi boğazına yapışınca...
Kimsesizlik gelip yanına oturunca...
Eskiden ev arkadaşımla evin ayrı odalarına geçip telefonla birbirimizi arardık. Bayramlaşırdık. Çok zamandır görüşmemiş gibi hâl hatır sorar sohbet ederdik.
Yarın bayram...


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



