Anamalcı dünya görüşü ve sistem, sinekten yağ çıkarmanın peşindedir. Çalışmadan kazanmak, üretmeden zenginleşmek, yeri geldiğinde spekülasyona, finans oyunlarına bel bağlayarak servetine servet katmak, menfaati uğruna insan hayatını tamamen hiçe saymak, insanların sırtından zenginleşmek de tabiatı gereğidir. Ekonomi teorisinde, üretim faktörlerinin her birinin bir karşılığı vardır. İşgücünün fiyatı ücret, paranın fiyatı faiz ve toprağın fiyatı da ranttır. Olumsuz anlamıyla zihinlerimizde yer etmiş olan "rant", aslen toprağın girişimci tarafından kullanılması karşılığında tahakkuk eden bir kavramdır. Bugünkü manasındaki gibi tamamen spekülasyon ve paradan para kazanan bir tipin haricinde bir şeyi ifade eder.
Gel gelelim, bugünün "rantiye" kavramı ise, kelime olarak türediği "rant"ın mahiyeti de farklılaşmış ve olumsuz bir anlam yüklenmiş halidir. Anamalcı sistemin emekten ve üretimden değil de paradan para kazanan, menfaati uğruna her şeyi yok sayan tipini de açıklayan bir içeriği vardır bugün. Emek, alınteri, hak, hukuk gibi kavramlarla da işi olmaz haliyle.
Rantiye denilen tipin, kalkıp da çalışanların haklarına dair bir hassasiyet göstermesi beklenemez. Ve aslen, anamalcı sistemin başlıca aktörleri olan şirketler, büyük holdingler vs. de, her ne kadar üretir gözükseler de bu açık sömürü çarkından nemalanırlar. Üç kuruşa mal ettikleri mallarını, fahiş karlarla satarlar. O malları da geri kalmış veya gelişmekte olan ülkelerdeki fasoncularına, taşeronlarına yaptırırlar ve üretim zahmetine girmeden kaymak karlar elde ederler böylece. Ancak, taşeronlarının hangi koşullarda ve nasıl üretim yaptırdığı, insanları çalıştırdığıyla ilgilenmezler. Köleden beter hale gelen, merdiven altlarında, günde misal 14-15 saat çalışan insanların sırtından kendi müreffeh yaşamlarını kurarlar, önceki yüzyıllarda sömürerek, köleleştirerek yaptıkları gibi.
"Dünya ile entegrasyon" dendiğinde el pençe divan duranlar, hazırola geçenler veya kendilerinden geçenler, aslında bu kirli tezgahın, bu insafsız çarkın bir vidası veya dişlisi olacaklarını ya bilmezler yada "bal tutan parmağını yalar" der, kabullenirler durumu. Devletin, mümkünse, ekonomik manada hiçbir alanda olmamasının küresel ekonomik sömürünün önünü açacağı malumdur. Devlet küçülsün, hatta yok olsun, ama birilerini de ihya etsin yeter ki. Kodamanların, ensesi kalınların, kalantorların daha da semirmesinin de yolu budur. Ve unutulmamalıdır ki, kapitalizm "küçük balıkların yutulmasını", "güçlü olanın hayatta kalmasını" veya "birilerinin kazanması için birilerinin kaybetmesini" öngörür, hatta şart koşar. Kaybedenlerin sayısının çok, ancak seslerinin cılız olduğunu söylemek gerek.
Çıkarı peşinde koşan kodamanlar, ensesi kalınlar ve kalantorlar, iş verdiği çalışanlarının sahibi olduğunu düşünür. Onların kendisine minnet duyması gerektiğini ve kendi menfaatinin, tüm çalışanların menfaatleri toplamından da büyük olduğunu düşünür. İş verdiyse, karşılığında çalışanı da günde 14-15 saat çalışmalı, verilen üç otuz paraya tamah etmeli ve "çalışma koşullarının insani seviyelere gelmesi" gibi tehlikeli cümleler kurmamalıdır. Kapitalizmin putu, girişimcidir, sermaye sahibidir, parayı ve gücü elinde tutandır. Onun beklediği de herkesin bu puta tapınmasıdır.
Böylesi bir atmosferde, kalkıp da iş güvenliğinden, insani koşullarda çalışmaktan, tedbir almaktan bahsetmek hiç olur mu? Sermaye sahibinin kar etmesi için ne gerekiyorsa yapılmalıyken, arada sırada "kader" de ağlarını örebilir, hak vaki de olabilir. Adı üzerinde "kaza"dır ve tedbirsizlik, ihmal vs. gibi detaylar da önemli sayılmaz tabii. 2010'da 3 ayrı maden kazasında 49 kişi öldü diye "bu işin fıtratında kaza olduğu" gerçeği de değişmemiştir ne de olsa. Herkes susup üç otuz paralara, karın tokluğuna çalışmalı ve günü geldiğinde de pisi pisine ölmelidir. Bu kadar basit. Sermayedarın edeceği kar, yaşamdan önemlidir. Kapitalizmin amentüsüdür bu.
Klasik ekonominin emrettiği işbölümü çerçevesinde uluslararası sistem tanzim edilmişken ve bize de düşen yükte ağır, pahada hafif, emek-yoğun mallar üretmek, angaryası fazla olan sahalarda faaliyet göstermek olduğuna göre, ülke olarak aslında bir "fasoncu" olduğumuzu ve bu ekonomik mantalite ile gelişmiş ülkelerin taşeronluğunu yaptığımızı da kabullenmemiz gerek. Teknoloji isteyen, bilgi isteyen ve yükte hafif-pahada ağır hiçbir mal imal edemezken ve hala "bacasız sanayi" diye kendimizi kandırdığımız (çulsuz turistlere çok cazip fiyat mantığı ile) turizmle övünürken, bu taşeronluk da bize çok ağır gelmez. Gelişmekte olan ülke olmak bize ağır gelmez, küresel sisteme entegre olmayı da "eşitler arasında" olmak zannederiz.
Halbuki, onlar merkez ve biz daima çevreyiz. Bize biçilen rol, angaryalardır ve sömürü şekil değiştirerek ekonomik çerçevede devam etmektedir bugün. Bu koşullarda, günümüzün en cazip mesleklerinden biri olarak "satış temsilciliğinin" zikredilmesi de anormal değildir. Kalkındığı söylenen Türkiye'nin gerçek ekonomik manzarası ve gerçeği de budur işte, hangi okulu, üniversiteyi bitirdiğine, hangi özelliklere sahip olduğuna bakılmaksızın herkesin bir gün "satış temsilcisi" olacağı. Küçük esnafının yabancı marketlerde tezgahtarlığa, üniversite mezunlarının satış temsilciliğine itildiği, üretimsiz, boyalı rakamlarla marazları gizlenmeye çalışılan bir göz boyama tablosu. Allah sonumuzu hayretsin.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:




