İkinci Büyükelçiler Konferansı geçen hafta dünyanın değişik ülkelerinde görev yapan 200'e yakın büyükelçinin katılımıyla gerçekleştirildi. Hafta boyuncu süren toplantılar dizisinde uluslararası ilişkilerdeki yeni gelişmeleri içeren pek çok sunum yapıldı. Dünya ve Türkiye'yi ilgilendiren önemli konularda çalıştaylar düzenlendi. Cumhurbaşkanı Gül ve Başbakan Erdoğan'ın da görüştüğü büyükelçilere, dış politikada Türkiye'nin izlediği yeni yol haritası anlatıldı.
***
Öncelikle belirtelim; yapılan konferans çok doğru ve şimdiye kadar yapılmadığı için de geç kalmış bir uygulama. Yanlış hatırlamıyorsam, Ali Babacan'ın Dışişleri Bakanlığı döneminde ilki yapılan Büyükelçiler Konferansı'nın ikincisini, Bakan Davutoğlu gerçekleştirdi.
Türkiye'yi dışarıda temsil eden, haklarını savunan, merkezde oluşturulan politikaları dünyanın dört bir yanında hayata geçirmekle görevli büyükelçilerin bir araya gelmesi şu açıdan çok önemli; Dış politika yapım süreci ile uygulama aşaması mutlaka birbirini desteklemeli, eşgüdüm halinde çalışmalı, ortak bir vizyon etrafında birleşebilmeli. Günümüzde merkezde oluşturulan politikaların resmi bir yazı ile ilgili birimlere gönderilmesi ve "gereğinin yapılmasının" istenmesi artık geçerli bir iş yapma yöntemi değil.
Merkezden yönetim hızla "yerinden yönetime" doğru evriliyor; uygulamanın içindeki kişilerin karar oluşturma sürecine katılmalarının önemi artıyor. Oluşturulan politikaların doğru stratejilerle uygulanabilmesi ve istenilen sonuçların alınabilmesi için öncelikle uygulayıcılara doğru anlatılması, hedeflerin ve amaçların detaylı bir şekilde aktarılması gerekiyor.
Geçen hafta yapılan büyükelçiler toplantısının bu amaçlara hizmet edecek şekilde gerçekleşmiş olmasını ümit ediyoruz. Sadece bilgi aktarımının yapılmadığı; ortak aklın arandığı, ciddi tartışmaların gerçekleştirildiği, farklı bakış açılarının seslendirilebildiği bir konferans olması, dış politikada etkinliğimizin artırılması açısından önem taşıyor.
Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu'nun Büyükelçiler toplantısında Türkiye'nin yeni dış politika vizyonunu tarif ederken söylediği şu sözlerin de altı çizilmeli: "Hattı diplomasi yoktur, sathı diplomasi vardır. Satıh ise bütün dünyadır..."
Bu yaklaşım, çok kutuplu yeni dünya düzeninde Türkiye'nin oynayacağı/oynaması gereken bölgesel ve küresel rollere işaret ediyor. Şimdiye kadar içine kapanık ya da çok küçük bir bölge ile ilgilenen, global gelişmelere kulağını tıkayan, reaktif davranan bir dış politika yaklaşımından, proaktif bir dış politika anlayışına doğru yönelindiğini haber veriyor.
***
Ancak Türkiye'nin "Sathı Diplomasi" için neler yaptığını, nasıl bir yol haritası hazırladığını da sormak, sorgulamak gerekiyor. Ben bu sorulardan bazılarını buradan sormak istiyorum:
*Türkiye, dış politikada nasıl bir vizyon ile hareket etmektedir? Öncelikleri nelerdir, bu öncelikler hangi stratejik verilere/bilgilere dayanarak belirlenmiştir?
*Türkiye, dış politika yapımında neden toplumun entelektüel değerlerinden, tarihi birikiminden, farklı görüş ve düşüncelerinden yararlanma yoluna gitmemektedir? Bütün dünyayı dış politika için satıh gören bir anlayış ile çok küçük bir elit grubun yönlendirdiği dış politika zihniyeti hangi mantık ile açıklanabilir?
*Türkiye'nin dış politika araçları sathı diplomasi yapmak için yeterli midir? Küresel güçlerin kullandığı "kamu diplomasisi" aracını, biz ne zaman ve nasıl kullanmayı düşünüyoruz?
*Türkiye'nin Dışişleri Bakanlığı'nın insan kaynağı, altyapısı ve vizyonu, sathı diplomasi yapmak için yeterli midir? Böylesine önemli bir stratejik vizyonu uygulayacak altyapıdan yoksun olmak, yolun yarısında yorulup kalmak, tıkanmak ve nefesi yetmemek anlamı taşımaz mı?
Soruları uzatmak, yenilerini eklemek mümkün... Can alıcı nokta ise şurası: Türkiye çok önemli hedefler koyuyor, cazibeli sözler ediyor, hatta bu söylemleriyle pek çok ülkeyi tedirgin de ediyor. Ama bu söylenen sözlerin, konulan hedeflerin mutlaka hayata geçirilmesi gerekiyor. Bunun için de somut projelerin üretilmesi, alt yapı çalışmalarının yapılması, hatta biraz da sessiz ve derinden gidilmesi şart.
Şimdilik, "Erken öten horozun başını keserler" gibi bir atasözümüzün olduğunu unutmamanın yararlı olacağını hatırlatmakla yetiniyor, uzun vadeli somut projelere dayanmayan politikaların gerçekçilikle bağdaşmayacağının altını bir kez daha çiziyorum.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



