Bugün dünyanın geldiği nokta Brecht'in "Değiştir dünyayı, ihtiyacı var" önermesini bir kez daha önümüze koyuyor, eskisinden daha yakıcı bir biçimde. Zaman kendi kakafonisinde ilerlerken üretim ve tüketim ilişkilerinde yaşadığımız kördüğüm bilgi çağının katastrofik, bir durumsallık içersinde olduğunu gösteriyor.
Telekominikasyonun insan hayatında çok önemli bir yere sahip olduğu günümüzde bilgiye tek bir tuşla ulaşabilmenin sağlandığı bir ortamda insanlığın hizmetine sunumla her şey enteresan bir şekilde insanlığın mutluluğuna değil (u)mutsuzluğuna hizmet ediyor. İnsanoğlu değiştikçe gelişiyor, geliştikçe ilkelleşiyor.
A.Comte'un "Bilmek geleceği görmektir" önermesi, bilgiyi kendi hegemonyaları için kullananların elinde, kitlelerin metamorfoza uğratılmaları için ideolojik bir aygıt olarak ifadesini buluyor. Sürekli olarak kendini yenileyen teknoloji ve bilimin üst sınırlarını zorlayan bugünkü modern insanlığın yaşadığı bu buhranın paradoksal bir arka planı var.
Wallerstein bunu çok güzel bir saptamayla ifadelendiriyor. Modern insanlığın doğuşunun kapitalizmden ayrı düşünülmemesi gerektiğinin altını çizen Wallerstein bu süreçte kapitalistlerin etkin bir rol oynadığını söyleyerek, bütün bu ileri-geriliğin kapitalist kurmayların ahlak anlayışından uzak olmadığını vurguluyor.
Bugün modern insanlık aklın sınırlarını zorlayacak donanıma sahipken, sürü psikolojisi ve histerik bunalımlarının tek sebebi bilginin kullanımında var olan hegomonik çarpıtmadır. Yeni teknolojilerle ekolojik dengenin bozulması bunların başında gelmektedir. Althusser'in "Sanat yapıtı ideolojiyi birebir yansıtmasa da ait olduğu ideolojiyi belirten belli noktaları içerir" düşüncesinden hareketle üretilen birçok yeni gerecin, kapitalist ideolojinin kendisini tümceleyen bir sanat eseri olduğunu söyleyebiliriz. Burada amaç, aracı haklı kılacak bir biçimde, kapitalist düşünce sistematiğinde kendisini var ediyor.
Hayatımızı kolaylaştırma adına sağlanan olanakların daha güzel bir dünya için olduğu safsatası da Wittengenstein'ın dünya ile bir hesaplaşma olarak gördüğü, dünyayı anlama ve ortaya koyma çabası, Lukacs'ın üzerine basarak vurguladığı tarihsel olmayan düşünceyle bir paralellik kuruyor ister istemez bende. Değer yitimine uğruyoruz. Bazı şeyler farkında olmadan elimizden kayıp gidiyor. Küçük hedeflerin peşinde boğuluyoruz.
Balıkların aç karınlarını doyurmaları için bir başkasının açlığını bastırmalarına yardımcı olduğu gibi, ne yazık ki büyük çoğunluğumuz başkalarının açlığını bastırıyoruz. Üretilmek istenen üstün nitelikli robotların başka bir versiyonuyuz aslında. Önüne konan her şeyi sorgulamadan kabul eden, kitle iletişim araçlarından empoze edilen o angarya şeyleri hemen özümseyen bir mizaçla yükümlüyüz. Bütün bu ileri teknoloji, beynimizi uyuşturuyor. Benliğimizi köreltiyor. Eylemlerimizi otomatikleştiriyor.
Pavlov'un deneyinde olduğu gibi şartlandırılıyoruz da biz bundan bihaberiz. Son zamanlarda sıkça tanık olduğumuz intihar eylemleri de yaşanan çağın ruhsal dünyamıza yaptığı tahribatın bir neticesi aslında "Bolluk getiren makineleşme bizi yoksul kıldı, edindiğimiz bilgiler bizi alaycı yaptı. Zekamız ise katı ve acımasız. Çok düşünüyoruz ama az hissediyoruz. Makineleşmeden çok insanlığa gereksinmemiz var" diyen ünlü aktör, C. Chaplin nasıl da özetliyor bugünkü geldiğimiz noktayı. Demek ki bizi içine çeken bataklığın derinliği o yıllarda bile belli ediyormuş kendini. Bilgiyi bir tahakküm aracı olarak kullanıp fabrikasyon bir insan prototipi yetiştirmek, isteyenler de aynı akıbetten kendilerini alamayacaklardır.
A. Camus, varoluşçuluğu sorguladığı yapıtlardan biri olan, Veba romanında insanların şehri saran veba salgınından kurtulmaları için yapmaları gereken en önemli şeyin bu salgından kurtulmak isteyip, istemediklerini netleştirmeleri gereğini vurguluyor. Son kertede bireyler olarak kendimize dönüp sormalıyız: Hayatın her alanında var olan bu yozlaşmadan (veba) kurtulmak istiyor muyuz, istemiyor muyuz?


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



