17. yüzyıl ortalarında Saraybosna'ya gelen Evliya Çelebi, şehrin tepesindeki kale dışında ve akarsuyun [Milyatska-Miljacka] iki tarafında, birçoğunda Türklerin ikamet ettiği ve bununla birlikte Sırp, Bulgar ve Eflak reayasının da bulunduğu on mahalle ve iki Yahudi mahallesi bulunduğunu söylüyor. Bu mahallerde ekserisi çok katlı, üstü kiremit, bazen da tahta örtülü 17 bin kâgir ev ve bin 80 dükkân bulunduğunu, sokakların temiz ve kaldırım döşeli olduğunu, kâgir binalı bedestende Venedik ve Dubrovnik'ten [Raguza] gelen her türlü eşyanın satıldığını, çarşının üstü kalın direklerle örtüldüğünü ve şehirde; 77'sinde Cuma namazı kılınan 177 cami, 180 sıbyan mektebi, 47 tekke, 3 kervansaray, 23 han ve 7 imaret mevcut olduğunu kaydetmiş.
Osmanlılar, sıfırdan başlamanın, aslında, sıfır çekmek olduğunu çok iyi biliyorlardı. Bu sebeple, tıpkı Üsküp ve Prizren'de olduğu gibi, Saraybosna'yı imar ederken hiçbir şeye sıfırdan başlamadılar. Bu şehirdeki tüm yapılar, en ince hesaplar yapılarak ve İstanbul, Bursa ve Kudüs'e eklenerek imar edilmiş. Ancak bu şehrin Müslümanları hesap bilmezler. Çünkü sevda ölçüp biçmeye gelmez, aşk hesap kaldırmaz.
Bu tüm eserlerinde açık ya da örtülü bir şekilde Osmanlı karşıtlığı bulunan Ivo Andric'in bile itiraf etmek zorunda kaldığı bir hakikattir. Ivo Andric, "To je grad" [Şehir budur] isimli makalesinde Saraybosna ile ilgili benzetmelerden şu şekilde bahsediyor: "Şehri ilk ziyaret edenlerin izlenimleri, burayı daha önce gördükleri şeklindedir. Oysa Saraybosna her şehre benzer ama o hiçbir şehir değildir."
Arife günü sabah erkenden geldiğimiz Saraybosna Havaalanı'nından, Dobrinya [Dobrinja], Necariçi [Nedzarici], [Alipasino Polje], Otoka, Cengiç Vila [Cengic Vila], Yeni Saraybosna [Novo Sarajevo], Marindvor güzergâhında doğru ilerliyoruz. Yol üstünde Ali Paşa Camii'ne [Ali Pasina Dzamija] uzaktan bir selam verip, Başçarşı yakınlarındaki Meytaş [Mejtas] ulaşıyoruz. Eşyalarımızı bıraktıktan sonra kurbanlarımızı almak üzere yola çıkıyoruz.
Saraybosna'da kurbanlar günler öncesinden alınıyor. Dünyanın başka yerlerinden farklı olarak burada kurban için pazarlık yapılmıyor. Bunun sebebini "Allah için kurbanda pazarlık olmaz" diye açıklıyorlar. Kurban pazarlığını ve alış-veriş esnasındaki herhangi bir nezaketsizliği büyük bir ayıp kabul ediyorlar. Biraz geç kalmış olmamız sebebiyle kurban bulmakta zorlanıyoruz ama sonunda kurbanlarımızı almış olmanın huzuruyla geri dönüyoruz.
Bayram hazırlıkları evde de son hızla sürüyor. Boşnaklar da bizim gibi baklavayı çok seviyorlar. Her bayram mutlaka evlerde baklava açılıyor. Klasik baklavanın dışında, şekli güle benzediği için, gülcük anlamına gelen 'ruzica' isimli baklava ve 'divit' isimli burma baklava Bosna bayramlarının değişmez tatlıları. Ancak, Türk baklavasından farklı olarak, Boşnak baklavası mutlaka bol malzemeli yapılıyor.
Günün akşama döndüğü saatlerde şehrin her bir yanında "Bayram Şerif Mubarek Olsun" yazılarının asıldığını görüyorsunuz. Saraybosna sokaklarındaki kalabalık yavaş yavaş çekilerek, yerini sessizliğe bırakıyor. Evlerde ertesi gün için son hazırlıklar yapıyor.
Bayram namazı
Bayram namazı saat 07.35'de kılınacak. Ancak, inşa edildiği 1536'dan beri şehrin en muhteşem ve en huzur veren mekânı olan, Gazi Hüsrev Bey Camii'nde [Gazi Husrev Begova Dzamija] yer bulmak istiyorsanız en az iki saat evvel yola çıkmalısınız. Bu sebeple Mejtas'tan, Maraşal Tito Caddesi'ne [Marsala Tita Ulica] hızlı adımlarla yürüyoruz. Beton zeminli Ferhadiye Caddesi'nden [Ferhadija Ulica] Gazi Hüsrev Bey Camii'ne gelinceye kadar gördüğümüz yapıların birçoğu, Ferhadiye Camii [Ferhadija Dzamija] dışında, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu döneminde barok mimari anlayışıyla inşa edilmiş.
Her yıl, Bosna-Hersek Üçlü Başkanlık Konseyi'nin Boşnak Temsilcisi başta olmak üzere devlet erkânı ve İslam ülkelerinin konsoloslarının iştirak ettiği, Bosna-Hersek Diyanet İşleri Başkanı Mustafa Efendi Ceriç'in [Islamska Zajednica Reis-ul Ulema Mustafa ef. Ceric] kıldırdığı bayram namazı vakti yaklaştıkça avlusunda bile adım atacak yer kalmıyor. Şehrin diğer camilerindeki durum Gazi Hüsrev Bey Camii'nden farklı değil.
Sabah namazının ardından, hoca efendinin bayram sohbetini dinliyoruz. Ardından beklendiği gibi Boşnak Cumhurbaşkanı Haris Siljadzic ve Reis Mustafa Efendi Ceriç geliyor. Müezzin ve birkaç Boşnak'tan oluşan gurup Veysel Karani ilahisini Türkçe okuyorlar. Ardından Arapça ve Boşnakça diğer ilahiler geliyor. Reis Mustafa Efendi Ceriç'in bayram hutbesini okumasının ardından, müezzin cemaati bayram namazına davet ediyor: "Niyet edin bayram namaz; iki rekât, altı tekbir, uyun hazır olan imama..." Bu sözleri Türkçe'ye tercüme etmeye gerek yoktu. Çünkü müezzin bu davetin tamamını, her bayram namazında olduğu gibi, Türkçe yapmıştı.
Bayram namazını kıldıktan sonra, caminin dış köşesinde ve Saat Kulesi'nin yanı başında bulunan çeşmenin iki demir borusundan akan buz gibi suyu yudumluyoruz. Rivayet odur ki, bu çeşmenin suyundan içenler, Saraybosna'ya tekrar gelirler. Yıllar evvel ilk defa geldiğimde içtiğim bu çeşmenin suyunu bugün kaçıncı kez içtiğimi bilemediğime göre rivayet doğru olmalı.
Kırmızı kiremitli ahşap dükkânların arasındaki Arnavutkaldırımı yoldan yürüyerek, Başçarşı'daki [Bascarsija] Sebil'e [Sebilj] gidiyoruz. Sebil'in etrafındaki ağaçların dallarında bekleşen güvercinlere yem verdikten sonra, Bentbaşı'nın başlangıç noktasındaki eski Şarkiyat Enstitsü'ne [Milli Kütüphane] doğru gidiyoruz. Sırp Çetniklerin, Avrupa'nın en büyük el yazma kütüphanesinde bulunan, bir milyon yüz bin ciltten fazla eseri nasıl ateşe verdiklerini hüzünlenerek düşünüyorum. Ama Kovaçi mahallesine doğru giden yokuştaki, Kovaçi Mezarlığa gidiyoruz. Ebedi istiratgahı yüzlerce şehidin arasında bulunan rahmetli Aliya İzzetbegoviç'in ruhuna bir Fatiha ve üç ihlâs hediye ediyoruz. Kovaçi mezarlığından ayrılıp Mejtas'a doğru yürürken, rahmetli Aliya'nın "Her şeye kadir olan Allah'a yemin ederim ki, köle olmayacağız!" sözleri kulaklarımızda yankılanıyor.
Boşnaklar ve çiçekler
Boşnaklar, çiçekleri çok seviyor. Bunu, bugün evlerinin balkon ve pencerelerini süsleyen, rengârenk çiçeklerini sulamak için savaşın en şiddetli olduğu dönemlerde bile çeşme başlarına gitmelerinden anlayabilirsiniz. Bayram namazını kılanlar camiden çiçekçilere doğru akın ediyorlar. Eşlerine ya da annelerine hediye etmek üzere gül, orkide ya da zambak alıyorlar. Açıkçası benim de eve eli boş gitmek gibi bir niyetim yok. Bir buket orkide ile birlikte Meytaş'a geliyorum.
Bayramlaşmanın ardından kurulan sofrada ailenin büyükleriyle birlikte kahvaltı ediyoruz. Kahvaltının ardından, kurbanlarımızı kesmek için, evden ayrılıyoruz. Saraybosna sokaklarında kurban kanı ya da sağa sola saçılmış hayvan sakatatı göremezsiniz. Bunun asıl sebebi, TRT Türk'ün Saraybosna muhabirinin aktardığı gibi, "Avrupalılık", "modernlik" ya da "kurbanlarını şehir dışındaki köylerde kesmeleri" değil, aksine Osmanlılık ve geleneklere bağlılıktır. Bosna-Hersek'in başkenti Saraybosna'da bile evler genelde bahçeli. Birçok Boşnak kurbanını evinin bahçesinde kesiyor. Apartmanlarda oturanlar ise kurbanı satın aldıkları yerde kesip, evlerine getiriyorlar. Bayramın ilk iki günü kurban kesilmesi ve pay edilmesiyle meşgul olduklarından, Ramazan Bayramından farklı olarak, pek ev ziyareti olmuyor. Marketler dâhil, iç bir dükkânı açık bulmak mümkün değil. Ancak tüm dükkânların vitrinlerinde "Bayram Serif Mubarek Olsun" yazısı bulunuyor. Şehrin sokaklarında hiç kimse yok. Eğer sokakta birini görüyorsanız ya Müslüman değildir, ya da Müslümanlığının farkında değildir.
Bayramın ikinci günü pay edilen kurban etlerinden bir kısmını, komşu ve akrabalara dağıtmak üzere, poşetlere yerleştiriyoruz. Et dağıtılacak poşetler bile büyük bir incelikle hazırlanmış. Dağıtım yapılan poşetlerin üzerinde Osmanlı kisvesiyle kurbanını omuzlamış bir kişi ya da sadece kurbanlık koç resmi bulunuyor. Poşette Osmanlıca ve Latin harfleriyle "Bayram Mubarek Olsun" yazıyor. Az ya da çok ama herkes komşu ve akrabalarına kurban etinden dağıtıyor. Böylece her evde kesilen tüm kurbanlardan birer numune bulunuyor.
Kurban dağıtımını tamamladıktan sonra, biraz dolaşmak üzere, Mejtas'tan Maraşal Tito Caddesi'ne gidiyoruz. Sokaklar bir önceki güne göre daha hareketli. Birkaç dükkân açık. Akşam olduğunda birden soğuyan havaya aldırmadan, Ferhadiye Caddesi'nden, Başçarşıya doğru ağır ağır yürüyoruz. Çarşı Camii'nin [Carsijska Dzamija] önünden Büyük Kürkçülük Caddesi'ne [Curciluk Veliki Ulica] doğru yürümeye devam ediyoruz. Umudumuz birkaç kitapçıyı açık bulabilmekti. Fakat Allah bize umduğumuzdan fazlasını verdi. "O şarkı söylediğinde, Balkanlara barış gelir" denilen Dino Merlin, kendisine ait 'Magaza' dükkânın önünden geçerken, karşımıza çıkıverdi. Ayaküstü yapılan bir konuşma için uzun sayılabilecek bir sohbetin ardından, hepsi imzalı Dino Merlin albümlerimizi alarak, İnat Evi'ne [Inat Kuca] doğru uzanan Seher-Cehajina Köprüsü'ne [Seher-Cehajina Cuprija] gidiyoruz. Ay ışığı altında bir yandan Milyatska'nın [Miljacka], Kulin Ban Kıyısı [Obala Kulina Bana] ve İsa Bey İsakoviç Kıyısı [Obala Isa Bega Isakovica] olmak üzere, ortadan ikiye ayırdığı şehri seyrederken, bir yandan da Dino Merlin'in "Da te ni je Alija / Aliya sen olmasaydın" şarkısını söylüyoruz.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



