Güneş bütün sıcaklığını indirmiş şehirlerin üstüne. Şehirlerarası bir otobüsteyiz. Sevgili oğlum Ahmet yolculuğa koyulduktan bir saat sonra ağlamaya başlıyor. Susturamıyoruz. Ne verdiysek ne söylediysek susmadı. Bir ara, belki susar diye, Yasak Bölge kitabımda yer alan Kayıp isimli şiirin şu bölümünü ezbere okuyorum; "bende kıyamet öyle bilindiği gibi kopmuyor / bende kıyamet ahmet / bende kıyamet otuziki dişimden başlıyor kopmaya / trenler yarım gidiyor gideceği yerlere / kadınlar yarım adamlar yarım / yarım bir göğü paylaşıyorum herkesle". Ama nafile, susmuyor. Bizim verdiğimiz yiyecek, içecek ve oyuncakların yanı sıra etrafımızdaki yolcular da susturmak için ellerinden geleni yapıyorlar; kimi kek veriyor kimi de balon vb. O an aklıma gelen bütün ninni ve manileri söylüyorum, hayır kâr etmiyor. Nazar duasını okuyorum, yok. İlk molaya kadar ağladı; tam iki saat! Molada bazı yolcularla küçük hasbıhaller ettik. Meğer önümüzdeki koltukta oğluyla birlikte oturan 'modern' bir hanımefendi de sürekli 'okumuş'. Hem şaşırdım hem de mutlandım. Şaşırdım; giyim-kuşam ve tavırlarından 'okuyacak' bir insana hiç benzemiyordu. Mutlandım; bizim insanımız ne kadar gayri İslamî yaşarsa yaşasın çare aranacak asıl makamın Rab olduğunu biliyor; dua dediğimiz gizli köprüden kalbî yürüyüşlerle...
Üç moladan sonra, işte geldik! Bizim memleket! Kahramanmaraş otogarı; sıcaklık adeta 'bir mızrak boyu'. Temmuz sıcaklığı olanca gücüyle saldırmış sanki. Olsun. Buradaki sıcaklık İstanbul'daki gibi yapış yapış değil; tertemiz terliyorum. Bana göre dünyanın en güzel şehri Kahramanmaraş'tır. Kahramanmaraş'ın en güzel kasabası bizim kasaba, kasabanın en güzel evi ise bizim (babamın) evdir! Bu söylediklerimin mikro milliyetçilikle herhangi bir alâkası yok. Sadece 'hasret ateşi'yle söylüyorum. Hani benim pek de sevmediğim yalnız bazı şiirlerini çok sevdiğim 'Beş Hececiler'den Faruk Nafiz Çamlıbel demiş ya Bizim Memleket isimli meşhur şiirinde; "İçinden tanırım ben o elleri / Onlar ki zahirde viran olurlar / Ardıçlı dağları, çamlı belleri / Aşanlar şi'rine hayran olurlar" Yani ben bu şehri "içinden tanırım". İlk gençlik yıllarımın sıcak izleri daima beni bekliyor bu şehirde. Her sokağında adımım, her caddesinde yaşantım var. Bir şehri sevmek o şehirdeki sevdiğimiz insanların niteliği ve niceliği oranındadır. Mekânlar pekiştirir bu oranı. Yaşantılarımız kalıcılığını sağlar. Benim her gittiğim şehirde mekânlarım ve dostlarım oldu. Bugüne kadar detaylı gezdiğim ve bazılarında biraz da yaşadığım dokuz şehir var. Maraş gibisi yok tabi.
Şehirde ilk iki günü geçirdikten sonra kasabanın minibüsüne biniyoruz. Kasetçalarda bir türkü Âşık Mahzuni Şerif'ten; "Parsel parsel eylemişler dünyayı / Bir dikili taştan gayrı nem kaldı / Dost köyünden ayağımı kestiler / Bir akılsız baştan gayrı nem kaldı". Kıvrıla kıvrıla devam eden yoldan sanki bin yıllık tarihe gidiyoruz. Etrafta ilk etapta ekin (buğday) tarlaları beliriyor; uçsuz bucaksız bereket... Sonra yol kenarlarında; domateslerin çiçek açtığı sarı yeşil bahçeler, şırıl şırıl dereler, teknolojinin uğramaya cesaret edemediği heybetli dağlar, şakır şakır akan çeşmeler, ıssız mezarlıklar ve sigara bulunan bakkallar... Yine etrafımı temaşa ettiğimde gördüğüm; yazın kanadından tutmuş bir tarafa doğru çekiştirip götüren serçeler, acılarını kasketleriyle örtmüş adamlar, aksakallı ve fesli dedeler, eli değnekli nineler, edebinden başını öne eğmiş gelinler ve sevimli çocuklar... Bütün bunlar... Sessizliğin çınlayan sesi! Kulaklarım büyük kentin kirli gürültüsünden arınıyor; yıkandığımı hissediyorum. Amerikan kültürü diyorum sen bu coğrafyaya giremedin, giremezsin ve giremeyeceksin! Dünyanın kirli siyasetçileri siz bu manzaraları hiç görmediniz ve görmediğiniz ne iyi!
Minibüsten her yolcunun inmesi onbeş yirmi dakika sürüyor. Büyük kentin hızına alışmış biri olarak yolcuların inmesi bana saatlerce sürmüş gibi geliyor. Hız diyorum senin hükmün geçmiyor burada. Burada insanlar hayalleriyle, hüzünleriyle ve acılarıyla yaşıyor; depderin...
Önce babamın sonra anamın ellerini öpüyorum. Kucaklaşıyoruz. Tabi anam torununu benden önce kucakladı, kucağına aldı. Böyledir; neneler ve dedeler torunlarını, oğul ve kızlarından daha çok severler. Bu davranış çocuğun anne ve babasına tuhaf bir gurur duygusu yaşatır. Utanmayla övünme arasında...
Akşam bir şiir gibi iniyor dağlara...
*Tanınma Korkusu (Mart 2004-Şûle Yay.)


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:




