D. Mehmet Doğan'ın Büyük Türkçe Sözlüğüne göre, sansür, "Basın ve yayın faaliyetlerinde yapılan ön denetleme, kontrol işi" anlamına geliyor. Sansürcü ise "Bu görevi yapan kimse..."
Sansürsüz kelimesinin anlamlarından biriyse şu: "Ahlak dışı unsurlar ihtiva eden..."
Herkesin büyüklüğü köyüne göredir. Bizim köyümüz ise düşünce sayfasıdır. Dolayısıyla, sayfa sınırları içinde, "Bu görevi yapan kimse" benim.
Türkiye Cumhuriyeti'nde, Devlet İstatistik Enstitüsü'ne göre 34,600; İçişleri Bakanlığı'na göre ise 35,200 köy var. Doğru söyleyeni varsın 9 köyden kovsunlar. Ya yalancılar? Onlar, muhtemelen köylerimizin hiçbirinde barınamaz!
Bize emanet edilen imkânlar, babamızın değil, ümmetin malıdır. Allah'a şükür ki, bunun bilincindeyiz. Bilindiği gibi, mümin ile münafık arasındaki üç büyük farktan biri, "emanet" bahsidir. Dolayısıyla, bu emaneti, tıpkı can gibi, en iyi şekilde taşımak zorundayız. Hakkaniyet, mesuliyet ve ciddiyet; bunlar olmadan asla kayda değer bir iş yapamayız.
Öte yandan, burası siyasi bir gazete olduğu için, öncelikleri ve hassasiyetleri korumak durumundayız. Kimse bize karışmıyor gözükse bile, her gazetenin kendine göre birtakım kırmızı çizgileri vardır. Yazarlar bunu bilmeyebilir, fakat editörler bilmek zorundadır. Yazarlardan biri kırmızı çizgiyi geçerse veya mahrem alana girerse, karşısında 'görevliyi' bulur. Hürriyet gazetesinde de bu böyledir, diğer bütün gazetelerde de...
Sınır ihlali yapan bir yazıyı girmemek veya o yazıda küçük değişiklikler yapmak, kimi yazara göre 'sansür' anlamına gelebilir. Kimi de bu durumu doğal karşılar. Tabii bütün bunlar, "kadrolu" yazarlar için geçerlidir.
Format gereği, Düşünce Sayfası, dışarıya (halka) açık bir sayfadır. Bazı gazetelerde yer alan Forum ve Açık Görüş sayfaları da öyle...
Mesela Star gazetesinin Forum, Zaman gazetesinin Açık Görüş sayfaları vardır. Bu sayfalarda yazısı yayınlanan bir kimse, isminin önüne veya altına 'Star gazetesi yazarı' veya 'Zaman gazetesi yazarı' ibaresi koymaz. Bizde ise ilginç bir durum var. Bir örnek: Sayfamızda ilk yazısı yayınlanan biri, o günkü nüshayı alıp Atatürkçü Düşünce Derneği'nin bir toplantısına gidiyor ve kendini "Millî Gazete yazarı" olarak tanıtıyor. Tabii bunu öğrenince, kendisine ikinci bir şans vermemiz mümkün olmadı. Birincisinde oraya giden, ikincisinde kim bilir nereye gidecekti? Ya üçüncüsünde?
Düşünce sayfamıza her gün onlarca yazı geliyor. Edebiyatçılardan, akademisyenlerden, öğretmenlerden, öğrencilerden, okuyuculardan, teşkilat mensuplarından; kısacası, toplumun her kesiminden... Yazıları dikkatli bir şekilde okuyor ve kayda değer olanları yayınlıyoruz. Yayınlamadan önce ise kendilerinden özgeçmiş ve fotoğraf istiyoruz. Bu şekilde sayfamızda yüzlerce insanın yazısı çıktı, çıkmaya da devam ediyor.
Derinliği, hassasiyeti ve üslubu olanlarla daha istikrarlı çalışabilmek için; onları haftada bir yazmaya yönlendiriyoruz. Zaman içinde, bu isimlerden bazıları gazetemizin "kadrolu yazarı" oluyor.
Dolayısıyla, kadrolu olmayıp da dışarıdan yazı gönderenlerin yazılarını yayınlamadığımız zaman, onlara sansür uygulamış olmayız. Aynı durum, küçük düzeltmeler için de geçerli...
Bu konumda olup da sayfamıza yazı gönderen ve yazısı yayınlanmayan biri, sansür yediğini iddia etmiş. Bununla da kalmayıp söz konusu yazısını, Milli Görüş camiasına hitap eden bir internet sitesinde yayınlatmış. Hem de gazete yönetimini suçlayıcı bir şekilde... Meseleyi bilmeyenler ise o yazının altına, insaf ölçülerine sığmayan yorumlar yazmış.
İsteyen istediği yerde yazısını yayınlatabilir. Buna elbette bir itirazımız olamaz. Fakat "sansür" hadisesini anlayabilmiş değiliz. O arkadaşımızın daha önce de birçok yazısını yayınlamadık. Onlara sansür uygulamış olmadık da, bu yazısına mı sansür uygulamış olduk? Gerçekten tuhaf...
Bir de şu var: Diğer gazetelerin düşünce, yorum, forum ve açık görüş sayfalarından nasıl yüzlerce, binlerce imza geçtiyse, bizim sayfamızdan da geçti, geçiyor.
İşimiz gereği o sayfaları da mümkün mertebe takip etmeye çalışıyoruz. Mesela hiçbirinde veda yazısına, notuna rastlamadım. Bizde ise diyelim ki üç-beş yazınız yayınlandı ve sonra yazı göndermekten vazgeçtiniz. Veya biz, şu veya bu nedenden dolayı yazılarınızı yayınlamaya son verdik. Ne hikmetse hemen veda yazısı yazılıyor. Böyle bir şeye müsaade etmemiz halinde, haftada en az bir kere veda yazısı okumak zorunda kalırsınız. Bu da, özellikle dışarıya karşı hoş bir görüntü oluşturmaz, yanlış anlaşılmalara neden olur.
Nitekim veda notunu veya yazısını yayınlamadığımız birkaç arkadaşımız, internet sitelerinde bizimle ilgili zehir zemberek yazılar yazdılar; hakkımı helal etmiyorum falan dediler. Oysa bu arkadaşların hiçbirine, "gelin burada yazın" demedik. Yazı gönderdiler; beğendiklerimizi yayınladık, beğenmediklerimizi yayınlamadık. Hepsi bu kadar!
Bana bütün bunları yazdıran şeye gelince...
Malum, hassas bir süreçten geçiyoruz. Durum oldukça nazik... Kongreden sonra; işte bu hassasiyeti ve nazik durumu gözetmeyen çok sayıda yazı geldi, geliyor.
Yazıları girmesek bir dert, girsek iki...
Nifak ile ittifak aynı yerde barınamazmış. Bu yüzden, kargaşaya katkı sağlayacak yazılardan uzak durmayı tercih ediyoruz.
Uzun sözün kısası şu: Numan Bey, "Koşanlar yerinde dursun, yerinde duranlar otursun" diye bir açıklama yapmıştı.
Eksik parçayı da ben tamamlayayım: "Oturanlar da uslu dursun!"


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:




