Yazarlar, şairler, karikatüristler, ressamlar... hepside tuhaf insanlardır, uçuk insanlardır. Elalemin aklına gelmeyeni getirirler, bir pencere açarlar ve görülmeyeni gösterirler. Yazılmayanı yazarlar, çizerler, ifade ederler. Onlar; zamandan ziyade tekdüzeliğe, tahakkümcü zihniyetin tek sesliliğine, dayatmalarına... karşı çıkarlar, direnirler. Direnmek eyleminin sonucuna katlanmak, baskılara karşı çıkmak yeri geldiğinde en zor zamanda sanatlarını icra etmenin bedelini de ödemekle karşı karşıya kalırlar. Canı pahasına bunları yaparlar.
Elif Şafak, "bakar bakmaz tanıyabilirsiniz onları" diyor; "yaşları genç bile olsa yaşlı bakar, yaşlı konuşurlar. Mutlu bile olsalar mutsuz bakar, mutsuz konuşurlar" demekle birlikte yerine göre bu konuda (zamanın bir kesitinde) kendi mutsuzluğunu da dile getirmiş oluyor.
Her yazar kaleme aldığı eserinde kendinden mutlaka bir şeyler katar. Bazıları gerçekçi olmak adına biraz daha ileri gidebilir, aşırıya da kaçabilir. Özellikle de ressamlar ki bazılaı çılgınıkları tablolara yansıttıklarında sanatın doruklarına ulaştığını zanneder. Bir şeyi gerçekçi yapmak, meydana getirmek kadar, ortaya koydukları eserlerinde, toplum değerlerini, ahlaki düşüncelerini ve en önemlisi de mahremiyetleri alenen ifşa ve teşhir amacı gütmemelidirler. Böyle bir düşünceyle hareket eden ve kendilerini sanatçı olarak kabul edenlerin sanatçı olabilmeleri de mümkün değildir. Zira "insanda hayranlık uyandırmayan basit işler sanat sayılmamaktadır" (Nejat Bozkurt, Sanat ve Estetik Kurumları) dolayısıyla; "sıradan herkesin yapabileceği bayağı işler sanat eseri sayılmayacağı gibi, bunların ortaya koyanların da sanatçı olarak kabul edilmesi mümkün değildir." (Yrd. Doç. Dr. Bayram Akdoğan, Sanat, Sanatçı, Sanat Eseri ve Ahlak) Maalesef "belden aşağı" vuran, çizen, yazan insanlar sanatın kime karşı ve nasıl bir sorumluluk içinde paylaşılması noktasında sorumsuzca bir davranış içine girebilmektedirler. Böyle bir durum içinde mutlu bir sanatçı profili çizilebilir mi, görülebilir mi? Bu düşünceyle, bu bakış açısıyla bu mümkün değildir.
Gerçek sanat, egonun tatmin edilme aracı değildir. Necip Fazıl'ın dediği gibi; gerçek sanat Allah'ı arama işidir.
Sanatçı mutlu olduğu halde mutsuz bakar mı, bakar. Biraz da sanatçıların ruhunda mevcut olan aykırılık veya genç olduğu halde yaşlı bakmak doğasında olduğu kadar kabul edelim ki biraz da lüzumsuzluğundan ileri gelmektedir. Kimseyi beğenmemek gibi bir durumdur bu. Sanatçıda kibir ve ücup olmaz. Dinimiz de bunu emreder. Hz. Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: "Yakışıklı bir adam Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'a gelerek: "Ben güzelliği seviyorum. Gördüğünüz gibi bana güzellik de verilmiş. Kimsenin beni, ayakkabı bağı bile olsa bu hususta geçmesinden hoşlanmıyorum. Ey Allah'ın Resülü! Bu (haram olan) kibre girer mi?" diye sordu. Aleyhissalâtu vesselâm:
"Hayır! buyurdular. Ancak kibr, hakkı ibtal, halkı tahkirdir!" Kaldı ki bazı yazarlar da başka yazarları sevmiyorlar. Birbirilerinin kuyularını kazmaya çalışıyorlar. Olmadık garabeti yapıyorlar. Düşünün ki söylenen sözler yerini bulmuyor ve iftiradan ibaret olabiliyor.
Sanatçıların sorunu veya sorunları toplumla da sınırlı değildir. Bir de aile çevresi vardır ve ailelerine sorumludurlar. Fakat aile içinde bazı sıkıntılar da meydana gelebilmekte ve bazı sanatçılar sırf bu yüzden ya boşanma durumunda kalmakta ya da daha vahim sonuçları yaşamaktadırlar. Sanatçı intiharları bunun en müşahhas örnekleridir.
Sanatçı her bakımdan özgür olmalıdır. Sadece sanatında özgür kalması pek fazla bir şey farkettirmez. Bir sanatçı ekonomik anlamda kendini geçindiremeyecek bir durumda da kalabilmektedir. Bu nedenle de bir çok zorluklarla karşı karşıya kalan sanatçılar özel hayatlarına da dikkat etmeleri gerekmektedir. Bazı sinema sanatçılarının düştükleri durumlar bunun en canlı örnekleridir.
Sözün özü sanatçıların itiyatları kendi geleceğini belirler.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



