"Anladım işi, sanat Allah'ı aramakmış
Marifet bu, gerisi yalnız çelik-çomakmış"
Necip Fazıl
Sanatın ortaya çıkışı insanın yeryüzündeki serüveniyle örtüştüğünü söyleyen vardır. Zira Âdem peygamberin yeryüzüne sürülmesiyle birlikte kendisine dil öğretildiği bilinmektedir. Dil görsel sanatlar dışındaki diğer bütün sanat dallarının kendini dışa vurduğu bir araçtır. Bu anlamda Hz. Âdem'e dilin öğretilmesi oldukça anlamlıdır. Dil yalnızca onun günlük işlerini görmek için değil, ruhunun gizliliklerinde sakladığı duygu ve düşüncelerini ifade etmede de kullandığı bir araçtır. Bu yüzden Âdem'den başlamak üzere bütün Peygamberlerin masajlarını insan ruhunu kuşatacak şekilde sanat ve estetik üzerinden yaptıkları bir gerçektir.
Zira her insanın ruhunda gizli bir cevher vardır bu cevherin ortaya çıkışı dolayısıyla sanat doğmuştur. Hz. Âdem'in yeryüzüne sürülüşü dolayısıyla yaşadığı yabancılık duygusu ve arayış o zamandan bu yana bütün insanlığın yeryüzündeki ortak kaderi olmuştur. İnsanların zaman zaman şiddetli bir şekilde hissettikleri bu duygu (yabancılık ve arayış) sanatın ortaya çıkışında en önemli etken olmuştur. Çünkü insanın Hz. Âdem'den buna yeryüzündeki macerası kimilerini göre sürüldüğü cennetten, kimilerine göre ruhlar âleminden kopuşun getirdiği boşluk duygusundan kaynaklanmaktadır. Hatta insanın cennetten sürülüşü dolayısıyla oluşan duygunun arka planında Hz. Âdem'den devraldığımız cenneti arzulama duygusu yattığı söylenmektedir. Yine İslam'ın "gariplik" duygusuna önemli ölçüde vurgu yapması bu bağlamda üzerinde durulmaya değerdir. Aliya İzettbegoviç'in "ister beşeri, ister ilahi olsun insanın her türlü arayışı kutsaldır" diye yazar. İnsanın yaşadığı bu gariplik, yalnızlık, yabancılık, güzelliği arayışı sanatı ortaya çıkarmıştır. Hatta dinin kutsal kaynaklarının dahi sanatsal bir yönü vardır. Hz. Âdem'e dilin öğretilmesi, suhuf verilmesi, Eyyub Kitabı ve Mezmurlar'ın şiir olması, İncil'in tahrif edilmiş olsa dahi mevcut metinlerinin şiirsel olması ve aynı zamanda meçhul şairler tarafından yazılması1 Kur'an-ı Kerim'in edebi bir mucize olarak inmesi oldukça anlamlıdır.
Sanat, insanın fıtratında vardır ve her zaman dinsel bir yönü olmuştur. Sanat ilk dönemlerden günümüze kadar merhale merhale, zaman ve mekânın el verdiği ölçüde insan duyarlılığı olarak gelişim göstermiştir. Güzellik, estetik ve arayış duyguları sonucu olarak doğan sanat, farklı şekillerde/dallarda bazen soyut bazen somut olarak kendini göstermiştir. Tolstoy'dan Dostoyevski'ye, Goethe'den Hugo'ya, Necip Fazıl'dan Sezai Karakoç'a kadar birçok sanatçının "sanatı hakikati ve Allah'ı arama işi" olarak görmesi bundan dolayıdır. İlkel insanların mağara duvarlarına yontukları çizgi ve resimler de sanat eseridir, Picasso'nun tabloları da...
İnsani ilişkilerin bozulduğu günümüzde kaybolan değerlerin başında sanat gelmektedir. Zanaat ve sanatın birbirlerini tamamlayan öğeler olması gerekirken, birbirinden koparılmış, ruhaniyetten yoksun bir şekilde maddiyata indirgenmiştir. Bu durumu; "Eskiden sanat ile zanaat arasında fark gözetilmiyordu. Şiir nasıl aşkla yazılıyorsa mintan da aşkla dikiliyordu."2 diye çok güzel bir şekilde ifade etmiş Üstat Sezai Karakoç. Çünkü zanaat sanata giden yolun başlangıcıydı, insanlar günlük yaşamlarında dahi en sıradan işlerini dahi aşk ve şevkle yapıyorlardı. Aynı şekilde bu insanlar "sanatın, zanaatın bir üstü" olduğunun farkındaydılar. Zira bilerler ki, kimi insan şiir, hikâye, roman yazarak, resim çizerek sanatlarını ortaya koyarken, kimi de (bugün zanaat dediğimiz) bakıra şekil vererek, kilime desen çizerek, halıyı rengârenk boyayarak sanatını ortaya koyar. Bütün bunların yanında kimi insanlar da sanatı sadece içsel bir duyarlılık olarak yaşar ve dışa yansıtmadan imtina eder.
Büyük sanatçıların duyarlılıklarını içlerine hapsetmeleri mümkün değildir. Nasıl ki, bir nehrin önüne çekilen bent, suyun yığılmasıyla zorlanıp yıkılırsa insanda ki sanatsal ruh da aynen suyun zorlaması gibi insanı rahatsız eder ve bir yolunu bulup mutlaka dışa sızma yapar. Bunu birçok ünlü sanatçının hayatında görmek mümkündür. Sanat ve sanatçı bir madalyonun iki yüzü gibidirler. Biri diğeri olmadan hep eksik kalır. Sanat ve sanatçı üzerine kesin kitabi cevaplar vermek doğru olmaz. Zira sanat ve sanatçı hakkında birçok yazar ve düşünür farklı yorum ve tanımlar yapmışlardır. Bu yorumlar genellikle güzellik, estetik, arayış, düşünsel ve içsel duyarlılık gibi kelimeler etrafında yoğunlaşmıştır.
Bütün bunların birleştiği tek bir nokta var ki o da "sanatçıların farklı duyarlılıklar" taşıdıklarıdır. Şair Arif Ay; "Sanatçı, işi Tanrı'nın yaratışını taklide yeltenme cinsinden bir iş olmakla birlikte, O'nun gibi yoktan var edici değildir elbet. Onun işi yaratıştan bir yaratış çıkarmak, varlıklardan yeni bir varlık, var olmadan yeni bir var olan türetmektir"3 diye yazar. "Sanat Eğitimi" başlıklı yazısında ise sağlıklı düşünebilmenin şartını ilim ve sanata bağlar ve ardından şunları söyler: "Sağlıklı düşünebilmek, her yönüyle yetkin, işlek bir zekâya sahip olmayı gerektirir. Çünkü insan zekâsının bir çift kanadı vardır. Bu kanatlardan biri ilim öteki de sanattır."4
Sezai Karakoç ise: "Sanatçı, adeta, bilmediğimiz bir dünyadan bir kaza sonucu dünyamıza düşmüş bir yaratıktır. Yani fizik ötesi bir kazazede."5 diye ifade eder.
Sanat ve sanatçının birbirinden ayrılmaz parçalar olduğunu bir gerçektir. Bu çerçevede sanatçının öncül bilgileri, duygu, düşünce ve inancı, ortaya çıkaracağı sanat eserini etkiler. Çünkü bir sanatçı, ortaya koyduğu sanatını düşünce ve inancıyla yoğurur. Bunun içindir ki, Müslüman âlimler sanat eserlerinin Kur'an-ı Kerim ve Sünet'e uygun yapılması üzerinde ittifak etmişler, etik ve estetik bağlamında sanata yaklaşmışlardır. "Sanatın özü güzelliktir ve güzellik, doğallıyla hem dış hem de iç gerçekliktir. Hz. Peygamberin çok iyi bilinen bir hadisine göre "Allah güzeldir ve o güzeli sever Bu yüzden güzellik, dünya üzerindeki tüm güzelliklere yansıyan Tanrısal bir niteliktir."6 "Müslüman sanatçı Allah'ın kanununa olan bağlılığıyla bilinmektedir ki, güzelliği oluşturan veya ortaya çıkaran kendisi değildir. Fakat bir sanat eserinde evrensel düzene uyduğu sürece güzel olacağı ve bu sebeple tüm güzelliği yansıtacağının farkındadır"7 İslam dininin ve Müslümanların sanata bakışını yerinde bulan ve hayatı boyunca hep bir arayış içinde olan ve bu yolda ölen Tolstoy, "Muhammed'e tabi olanlar, sanatın tehlikeli kısımlarını yontmuş düzeltmişlerdir"8 diyerek bir hakikati tasdik etmiş, oldukça isabetli bir söz söylemiştir.
Daha birçok yazar ve düşünürün farklı yorum ve tanımlar getirdiği sanat ve sanatçıyı özetleyecek olursak; ahlaki çerçevede yapılan, hakikat peşinde koşan, fedakârlık ve sorumluluk içinde hep güzeli arayan sanat, sanattır. Süfli zevkleri bir takım kelime oyunları ve çizgilerle ulvileştirmeye kalkanlar, gerçek sanatçı olamazlar. Çünkü sanat zevke değil, ruha daha açık bir ifadeyle yüreğe hitap eder. Yürekte yankısını bulmayan sanat, sanat değildir. Sanat, insanın varoluşunu en güzel şekilde ortaya koymanın adıdır. Etki ve tepkide, isyan ve itaatte Allah'la buluşmanın adıdır. İnsanın yabancılık hissini taşıdığı dünyada kendini konumlandırmasının, duyarlılığının ve çilesinin adıdır. Daha doğrusu metafizik boyutun fiziki boyutta tezahürüdür.
1) Sezai Karakoç, Edebiyat Yazıları
2) Mustafa Özel, Niteliğin Egemenliği Sh. 40 İklim Yay. 1995
3) Sezai Karakoç Edebiyat Yazıları Sh.11 Diriliş Yay. İst. 1995
4) Arif Ay, Gece Yazıları Sh. 40 İz Yay. İst. 1993
5) Sezai Karakoç, Age. Sh. 20
6) Seyyid Hüseyin Nasr, Felsefe Edebiyat ve Güzel Sanatlar Sh. 80 Akabe Yay
7) Seyyid Hüseyin Nasr, Age. Sh 74
8) Tolstoy, Sanat Nedir Sh. 97 Şule Yay. 1993


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



