Sıcağın ve oldukça yüklü Arapça derslerinin eşliğinde Şam günlerimiz devam ediyor. Her gün buradaki hayata dair yeni şeyler keşfediyorum. Okul dönüşü bindiğimiz taksilerin şoförleriyle yaptığımız kısa konuşmalar bile bu manada çok öğretici. Sadece bu diyara ilişkin değil, bizimle, buradaki görüntümüzle ilgili yeni izlenimler ediniyorum. Üniversite eğitimi alan yerli öğrencilerin, özellikle genç kızların giyim kuşam biçimi zihnimde tesettür algısının her geçen gün nasıl bir değişim geçirdiğine dair fikirler oluşturuyor.
Öncelikle burada ciddi hayranları olduğunu gördüğüm bazı Türk dizileri vesilesiyle, toplumsal ahlak noktasında son derece kötü bir imajımız olduğunu düşünüyorum. Türk olduğumuzu öğrenenlerin ilk zikrettikleri şey dizi ismi veya ondaki kahramanlar.
Evlilik dışı ilişkilerin gayet normal karşılandığı bir toplum olduğumuzu düşünmekte birçok insan. Yani adeta toplum genelinde bunun kabul görüldüğü kanaatinde. Bir kısmı bu duruma eleştirel bir gözle bakarken, ezici bir çoğunluk- zamanında bizim ahlakımızı bozan pembe diziler vs. misali -büyük bir hayranlıkla takip etmekte dizileri. Özellikle son bir yıldır ardı ardına gelen Türk dizileri furyasıyla, toplumsal ahlakın derinden etkilendiğini, dizilerdeki ana karakterlerin şahsında zihinlerin bulandırıldığına ilişkin yorumlara şahit oldum. Üstelik bu etkileşim sadece Suriye'ye has değilmiş, yayınlanmakta olduğu pek çok Arap ülkesinde aynı durum söz konusuymuş. Yani, kendi ülkemizde, kendi insanımıza, çocuklarımıza verdiğimiz zarar yetmiyormuş gibi şimdi adını zikretmek istemediğim pek çok diziyle başka toplumlara da zarar veriyoruz. Bana göre bu zarar Amerikan filmlerinin verdiğinden daha fazla. Kendileriyle aynı dinden, aynı coğrafyadan- ve hatta aynı dili konuştuklarını zannettikleri- insanların hayatları, aşkları, acıları daha ilginç geliyor onlara.
İlk başta yadırgamadığım ama zamanla dikkatimi çeken bir diğer husus, üniversite ortamındaki tesettür anlayışı. Yani üniversite çağındaki eğitimli kesimin, tesettüre bakışı. Daracık kotların, vücudu saran penyelerin üzerine koyu bir makyajla örtülmüş başörtüleri. Türkiye'deki -her ne kadar eğitimlerine devam edemeseler, üniversiteye başörtülü giremeseler de- başörtülü üniversite öğrencilerinin çok daha bilinçli olduğu kanaatindeyim. Sokaklardaki görüntü de bundan çok farklı değil aslında. Başörtüsü geleneğin bir parçası olarak işlev görüyor sanki. Son yıllarda bizde de görmeye alışkın olduğumuz bu durum, burada sanki daha da yaygın. Elbette bu genellenemez. Tesettür konusunda gayet hassas genç kızlara ve hanımlara, hem üniversitede hem de dışarıda elbette rastlıyoruz. Aynı hissiyata üç- dört yıl önce Mısır'a yaptığım ziyaret esnasında da kapılmıştım. Tesettürün problem olmadığı, üniversiteye başörtüsüyle devam edildiği bu Müslüman ülkelerdeki dönüşüm- veya tesettür anlayışındaki kayma- belki de hayal kırıklığı uyandırdığı için olsa gerek, bu durum beni bir hayli düşündürmekte. Oysa şaşırmaya ne hacet! Aynı yerden akan kirle bulanan nehrin hangi noktasına baksanız aynı kiri görüyorsunuz. Yoğunluk derecesi değişse de, ardı arkası kesilmeyen bu akıntı, zihinleri, kalpleri bulandırıyor ve zamanla tamamen kirletiyor. Hayat tarzı kavramını ve ona yüklenen anlamı tekrar tekrar sorguladığımız şu günlerde, kendimize özgü bir yaşama biçimini hayatımıza hakim kılmanın uzağında olduğumuzu bir kez daha müşahade etmiş oldum. İstanbul'u son ziyaretinde CRR'de yaptığı konuşmada Seyyid Hüseyin Nasr'ın ısrarla belirttiği gibi kültür ve sanat, "bir kozmetik malzeme" olarak algılanmakta ve ihmal edilmekte. Oysa yine onun dediği gibi "Başka bir medeniyyet gibi yiyip, başka bir medeniyyet gibi giyinip ve başka bir medeniyyet gibi binalar yaparak kendimiz olamayız."


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



